Charles
Merdivenleri çıkarken Kite’a ne
olduğunu anlamaya çalışıyordum. Gözlerinin altında kan lekesi vardı. Sesi
oldukça boğuk çıkıyordu ve ilk kez o gün onun kendini çaresiz hissettiğini
anladım. İkinci katın merdivenlerini yarılamışken durdum. İki basamak daha
çıktıktan sonra Kite durduğumu anladı ve dönüp arkasına baktı. Gerçekten
tükenmiş görünüyordu. Yüzüne dikkatlice baktım ve “Anlat, lethrasso.” Dedim.
“Neyi?” dedi. Aptalca bir soru sorduğunu anlaması için cevap vermedim.
“Pekala.” Dedi ve anlattı. Bubu için endişeleniyordu. Birkaç hafta önce
Bubu’nun ağzından siyah bir duman çıktığını fark etmişti. Ayrıca Lex ve benim
için de üzülüyordu. Kite her zaman olgun bir çocuk olmuştu ama artık sabrı
tükenmişti. Merkezin Okuyucu’yu bulamaması ve birkaç ay içinde bizim onu kendi
başımıza bulmak zorunda olmamız onu gerçekten geriyordu. Ama ben en çok son
birkaç cümlesine takılmıştım. “Bubu lethrasso. Bubu ölecek. Ve bu en fazla altı
ay sürecek. Onu gömmek istemiyorum. Öldüğünde bedenini toprakla örtmek için bir
ayin düzenlemek, gri gözlerinin toprakla kirlendiğini görmek istemiyorum.
Ölürse Toprak Çağıran’ı olarak onu gömmek benim işim olacak ve ben onu gömmek
istemiyorum!” Gözleri tekrar kan dolmaya başlamıştı. Ona sıkıca sarıldım.
Kendini toplaması için üçüncü katta biraz dinlendik ve ardından dördüncü kata
çıkıp kabile odamıza girdik.
İçeri girdiğimizde Bubu
kitapların başında oturmuş yine ayaklarını masaya atmıştı. Sonra telaşlı
gözlerle Kite’a baktı. Kalkmaya çalıştı ve kendi küçük kıyametimiz o an koptu.
Birkaç saniye içinde sandalyeden düştü. Ruhu çekilmiş gibi birden kendinden
geçti. Bedeni kendini salmıştı. Bir ölüden farkı yoktu. İlk kez böyle bir olaya
tanık oluyordum. Bubu enerji saçardı. İçimizde en hareketli olan oydu. Daha dün
merdiven başlıklarından kayarak inmeye çalışan kız şimdi önümde boylu boyunca
yatıyordu. Kabilesinin geri kalanı olarak yanında olmak zorundaydık ama ben Bubu’yu
öyle görmemek için kaçmaktan başka bir şey düşünemiyordum. Kite düşüncelerimi
okumuş gibi, sakin, kararlı ve oldukça yorgun bir ses tonuyla bana: “Onun yanında
olacağız. Çünkü sen bizimsin ve biz seniniz, lethrasso” dedi. Şefkatli
elleriyle Bubu’nun alnını okşadı. Bu sırada sessizce dua ediyordu. Bir anda
herkes odaya doluştu. Kite bir elini benim elime bir elini de Bubu’nun alnına
koydu. Başında bağırıp yakınmaya başladım. Odaya önce birkaç Efendi girdi.
Ardından Lex koşarak geldi ve: “İçimde bir şeyler acımaya başladı. Kendimi
buraya doğru koşarken buldum. Ne haltlar dönüyor burada?” dedi. “Bilmiyoruz.” Dedim somurtarak. Lex onun
yanına çöktü. Ardından Lizbon, Rimmel’e doğru ilerledi. Sonra Lex biraz olsun
rahatlamış göründü ve duyduklarını iletti. “Lizbon’a ulaşmış. İyi hissediyor. Sadece
sakin bir ortam diliyor.“ Herkesi odadan çıkardık. Lex onu kucağına alıp
sedyeye bıraktı. Gözlerinde uzun zamandır görmediğim bir şey vardı. Korku.
Hislerini belli etmeyen biri için o anki bakışı insanı telaşa sokmaya
yetiyordu. Ardından Efendilerden biri beni itti ve sedyenin başına geçti.
Duvarlardan birine baktı ve “Ophrellio!” dedi. O anda duvar yukarı doğru yükseldi
ve asansörü andıran bir kafes göründü. Sedyeyi de içine alabilecek kadar geniş
olan kafese beraberce bindik ve giriş katında indik. Efendi Elmas’ın ona kutsanmış otlardan yaptığı
tütsüyle rüzgar üfleyişini seyrettim. Bubu’nun gürültülü bir şekilde öksürmeye
başlamasıyla dikkatimi tekrar ona çevirdim. Bir anda gözlerinin altında koyu
renk çukurlar oluşmuştu. Kesik kesik çıkan sesiyle: “Selam gençler!” dedi ve
gülümsemek için oldukça yoğun bir çaba sarf etti.
Her
şeye rağmen iyi görünmeye çalışmasına hayrandım. Yavaşça doğrulmaya çalıştı ve
Efendi Elmas’ın desteğiyle sedyede oturur hale geldi. Son kez güçlü bir şekilde
öksürdü. Ağzından gri renkli bir duman çıktığına yemin edebilirdim. Kötü. Çok
kötü. Dumanlar kötüdür. Daha önce dördüncü kabilede ölen Rüzgâr Üfleyici de son
günlerinde duman saçıyordu. Efendi Ritanna bunun elementin yönlendiricisini
terk etmesi olduğunu söylemişti. Rüzgâr şimdi de Bubu’yu terk ediyordu. Bu
artık gitme vaktimizin geldiği anlamına geliyordu. Okuldan erken ayrılmak zorundaydık.
Çünkü olması gerekene göre, eğer Okuyucu’dan birkaç hafta daha uzak kalırsa Bubu
19 yaşına kadar yatalak bir hasta olacaktı ve Okuyucu gelip onun için dua
etmezse on dokuza girdikten en fazla iki hafta sonra ölecekti. Bu yüzden
erkenden yola koyulmalıydık. Bizler ona göre daha sağlıklıydık. Muhtemelen otuz
yaşına kadar dayanabilirdik. Ama o, zayıftı. Ve eğer Okuyucu’ya ulaşamazsak… Gözyaşlarıma
emrettim: “Vitra neppal lexus grim.”(Su lütfen içeride kal) Gözyaşlarını içine
akıtmak tam olarak buydu. İçimden Okuyucu’ya bir dilek gönderdim: “Lemiarntimu!
Pleomir Kanda. Dogma. Pleomir Kanda. Zagribos nakhavon riphli.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder