24 Ağustos 2012 Cuma

Bölüm 12


Alexander






                Bir Ateş Yoğuran’ın gecesi en fazla bu kadar berbat geçebilirdi. Bubu kendi ölüm fermanını imzalamıştı. Kite umudunu kaybetmişti.  Chuck gerçekten kırgındı. Ben ise önemsemiyormuş gibi davranıyordum. Ancak sanırım Bubu’nun öleceği gerçeği içlerinde en çok beni korkutuyordu. Her hareketinin beni rahatsız etmesinin tek nedeni davranışlarını çocukça buluşumdu ve açıkçası ben çocukluğumu çok özlüyordum. Annemin eteklerinin dibinde gezindiğim, akşamları babamın boynuna atladığım günleri özlüyordum. Ayaklarımı masaya uzattığım zaman annemin ani çıkışlar yapıp bağırmasını özlüyordum. Bubu’yu gördükçe annemi daha çok özlüyordum. Henüz bizimkilere bunu anlatmamıştım ama Bubu’nun başına gelecek her şey, en çok beni üzecekti. İçinde sallandığım hamaktan kalktım. “Parlasse!”(Yan) diyerek odamdaki mumların ışıldamasını sağladım. Bir duvarı sadece alevlenmeye hazır korlardan oluşan duvarıma baktım. “Orphes kalkeom”(Huzur getir) dedim. Ancak ya gerçekten huzur istemiyordum ya da bu akşam elementlerimize yaptığımız saygısızlıklar yüzünden Efendi Paleovn duvarıma yaptığı kutsamayı geri çekmişti. Her birimizin odasında geniş bir duvar vardı ve bu duvar elementimizden güç alabilmemiz için sık sık kutsanır ve taze maddelerle değiştirilirdi. Haftada bir közler toplanır, yeni korlar gelir, mumlarım tazelenirdi. Chuck daha önce bir kez odasında hiç durmadan akan şelale duvarının suyu değişmediği için elementini kontrol edemediğini ve odasını su bastığını söylemişti. Odasının o halini gördüğünde Chuck’ın yüzünde oluşan ifadeyi hayal edip gülümsedim ve kalın, siyah, kadife perdeyi duvarın üstüne çektim. Kıyıda köşede biriktirdiğim paralar ve okulun bursundan kazandıklarımla aldığım LCD televizyonumu açtım. Televizyon, Eğlence Evi dışında kesinlikle lüks sayılan bir ihtiyaçtı. Esrarengiz cinayetleri inceleyen şu gece kuşağındaki programlardan birini buldum. Hamağıma uzandım ve odama göz gezdirdim. Her zaman yaptığım gibi, kötü şeyleri yok sayıp odamın saçma ince ayrıntılarıyla kafamı doldurmaya çalıştım. Hem benim gözümden bakılırsa merkez, içinde annemin olmadığı bir evle kıyaslanınca çok daha güzeldi.
                Hamağımda uzandıktan sonra programı izlerken bu kadar büyük bir merkezin yapımının ne kadar zor olduğunu düşündüm. Çünkü merkez gerçekten başlı başına bir kasaba sayılırdı. İçinde bulunduğum Uyku Evi bile kendi içinde beş bloğa ayrılıyordu. Ateş Bloğu, Okyanus Bloğu, Rüzgâr Bloğu, Orman Bloğu ve Hatip Bloğu. Ben –doğal olarak- Ateş Bloğu’nda kalıyordum. Ateş Bloğu bir yanardağı andırıyordu. Mağara gibi bir girişi vardı. Yanardağın içine girilen ilk an yoğun bir sıcaklık karşılıyordu misafirlerini. Ardından geniş bir avluya geçiliyordu. Avlunun ortasında yirmi metre kadar uzunluğu olan oldukça eski cam bir direk vardı. Direğin içinde sürekli hareket halinde olan lav içeriyi ısıtıyordu. Yerler günün her saati temizdi ve eski Türk halılarıyla döşenmişti. Halıların her birinin bir hikayesi olduğunu duymuştum. Duvarlar mermerden yapılmıştı ve beşer metre arayla içinde lav olan, sokak lambalarını andıran ışıklandırmalar, mermer zemin üzerinde cazibesini artıran tabloları olduğundan daha değerli gösteriyordu. Giriş katta bulunan büyük lav dikitinin hemen karşısında dar bir koridor vardı. Koridordan geçildiğinde dört odaya erişiliyordu. Odalardan biri ufak bir kütüphaneydi ve içinde satranç sehpaları bulunuyordu. Diğer odada oldukça eski zamanlardan kalma müzik aletleri vardı. Üçüncü odada büyük boş tuvaller ve çeşitli malzemelerden yapılmış boyalar vardı. Avludaki tablolardan bazıları yaklaşık iki yüz yıl önce bu odada yapılmıştı. Son odada ise belirli zamanlarda interneti açılan ve uzaktan izlenen bilgisayarlar, oyun konsolları ve iki televizyon bulunuyordu. Merkez teknolojiden pek hoşlanmazdı ama öğrencilerin yoğun isteği sonucu satranç maçları için kullanılan bu oda bir çeşit eğlence odasına dönüştürülmüştü ve satranç tahtaları kütüphaneye yerleştirilmişti. Çünkü Eğlence Evi her akşam saat onda kilitleniyordu. Üst katta yatak odaları başlıyordu. Her oda Amerikan mutfağa ve kendi banyosuna sahipti. Ancak birinin su tesisatının arızalanması ya da odalardan birinde yangın çıkması gibi durumlar düşünülmüş ve her kata fazladan iki banyo ve iki mutfak yerleştirilmişti. İronik bir şekilde adı “yatakhane” olan yerde, yatak yoktu. Dengede kalmaya alışmamız için her birimiz hamaklarda yatıyorduk. Her oda birbirinden farklı bir mimariye sahipti ve bu yüzden duvar renklerini değiştirmek yasaktı ancak posterler ve bir genç odasında olabilecek diğer ıvır zıvırlar serbestti.
                Benim odam oldukça bölmeli bir görünüme sahipti. Hamağım mermer duvarın içine açılan yumurta şeklinde bir oyuğa yerleştirilmişti. Oyuğun odanın içini görmeyen kısmı gökyüzüne açılıyordu. Özellikle bulutsuz gecelerde manzara kusursuzdu. Hamağa rahatça yatabilmem için oyuğun önünde bir lav akıntısı gibi duran ufak yokuş yumurta oyuğuna girmemi kolaylaştırıyordu. Hamağımın önünde durup bakınca sağ tarafımda çalışma masam ve kitaplıklarım vardı. Sol tarafımda küçük, sade ama gerçekten hoş banyom, tam karşımda ise mutfağım vardı. Tam arkamda hamağın arkası bir metre genişliğinde bir boşluğa sahipti. Cam, perde gibi kavramlarımız yoktu. Duvarlara açılan oyuklar bizim için pencereydi. Giriş kapısı mutfakla banyonun arasındaki bir metrelik küçük koridorun sonundaydı. Odayı tam anlamıyla kullanabilmemiz için bu bir metrelik koridorun duvarlarına kare ve dikdörtgen yuvalar açılmıştı. Burada genelde kokulu mumlarım ve sevdiğim kitaplarım dururdu. Kıyafet dolabım hemen yatağımın yanındaki dikdörtgen oyuğa yerleştirilmişti. Odalara ev eşyaları almak yerine duvarların içini oyarak gözler eklenmiş, dolaplar bu şekilde üretilmişti. Kor duvarım hemen çalışma masamın önünde dimdik duruyordu. Işığın gözlerimi yormaması için siyah kadife bir perdeyle çalışma masamın önündeki duvarı kapatmıştım. Odanın tam ortasında silindir şeklinde bir duvar vardı. Odamın ortasında duran bu bir metrelik silindirin iç ne kapısı vardı ne de penceresi. İçinde ne olduğunu bilmiyordum.
 Kendi odama geçtiğim sene Efendi’lerden birine silindiri sormuştum ama sadece kanıksamam gereken bir ayrıntı olduğunu söyledi. Bir süre sonra herkesin odasında bu silindirden bulunduğunu öğrendim. Biraz olsun daha az göze çarpması için Televizyonumu yumurta şeklindeki oyuğun ucuna sabitlemiştim. Ne de olsa Nephalium’da teknolojik gelişmeler hoş karşılanmıyordu. Hem yattığım yerden izlemek gerçekten zevkliydi. Tabii babamla görüşmediğimden beş parasız kalıp kendime bir koltuk alamayışımı da televizyonu yatağın ucuna koyma nedenlerime ekleyebilirdik. Kahretsin, yine oraya buraya bakınıp daha önce trilyon kez düşündüğüm şeyleri düşünüp karşımda açık duran programı izleyememiştim. Dikkat dağınıklığı diye bir şey varsa, işte o buydu. “Novada.”(Sön.) dedim ve odamda yanan her şeyi söndürdüm. Televizyonu kapattım. Bulutlu geceyi seyrettim. Bubu’nun Dua Evi’nden ayrılmadan önce bana söylediği şeyi düşündüm. “İçim ölüyor Alexander ve ben ölmeye alışıyorum.” O an neye bu kadar öfkelendiğini anlamıştım. Ölümü tam anlamıyla kabullenmişti. Şimdi birinin çıkıp yeni bir umut kapısı açması onu korkutuyor, boşa sevinmekten korkuyordu. O tam gitmeye hazırlanmışken birinin ona bir yaşama şansı vermesi, kendisiyle oynanıyormuş gibi hissetmesine neden oluyordu. Her ne kadar artık ölmek istese de Bubu ve kabilem için dua ettim. “Tanrı’m. Bubu bizim ve biz ona aidiz. Onu kabilemden koparma.”

Bölüm 11


Charles





                Hala olanlara inanamıyordum. En yakın dostum bana ayin meselesini son ana kadar anlatmamıştı. Bubu gün geçtikçe daha kötüye gidiyordu ve biz anlamadığını sansak da o da bunun farkındaydı. Lex tüm bu olanlara karşı umursamaz davranıyordu. Kabilede benim dışımda hiç kimse gerçekten “kabile”yi düşünmüyordu sanki. Akşam tam bir facia olmasına rağmen, çok iyi sayılacak gelişmeler olmuştu. Tabii Bubu kendini ve bizi yakmadan önce. Zaten olanlar çok aniydi üstüne bir de Bubu’nun dengesiz tavırları tuz biber olmuştu. Aslında her şey iyi başlamıştı. Bubu Sağlık Evi’ne götürülürken 101’de kendini toparlamıştı. (Okulun içinde hizmet veren ambulanslara 101 deniyordu. Tıpkı 400 serisi gibi okulun içinde sürekli tur halindeydi.) Bubu 101’den inince Kite bize Efendi Morris olayını anlattı. Artık çok az vaktimizin kaldığını, bir an önce Efendi Morris’i görüp bahsi geçen ayini yapmamız gerektiğini söyledi. Gün batımı yaklaşırken koşa koşa Eğitmen Evi’ne gittik ve Efendi Morris’e durumu anlattık. Telaşlı olmamıza hak verdi ve bize ayin hakkında bilgiler verdi.
                Efendi Morris’in anlatımına göre iki element yönlendirici arasında güçlü bir bağın kurulması yıllar alırdı. Ama o an element yönlendiricilerin diğer elementlerle yakın temasta bulunması, yönlendiricileriyle iletişime geçmeyi kolaylaştırabilirdi. Yani bir Su Savuran bir Toprak Çağıran’la iletişime geçmek isterse, yanında bir parça toprak bulundurması bağın kuvvetlenmesini sağlıyordu. Ayrıca aynı anda her iki tarafın da içine kapanması ve karşı tarafı düşünmesi gerekiyordu. Her şeyin yolunda gitmesini umarak Efendi Morris’in peşine takıldık ve Dua Evi’ne gittik. Daha gündüz ayılıp bayılan Bubu, akşam hiçbir şey olmamış gibi gülüp eğleniyordu. Bir ara gerçekten düzeldiğini sandım ama sonra Kite’ın “Gözlerine ve ağzına dikkat et.” Demesi üzerine onu bir süre gözetledim ve aslında hala kötü olduğunu anladım. Telaşa kapılmamızı istemediği için zordan gülüyor, kikirderken ağzından siyah duman parçaları süzülüyordu. Gözlerinin parlak gri rengi solmuş, gözleri görmeyen yaşlı kadınlarınki gibi beyaz bir ağ tabaka gözbebeklerine kadar gelmişti. Ben onu dikizlerken “Aman ne güzel, ben birilerini gözetleyince ‘Sen tam bir erkek çocuğusun Bubu!’, sen beni gözetleyince ‘Tanrı’m sadece senin için endişeleniyoruz!’ Çifte standardın kanlı canlı örneğisiniz sizi uyuşuklar, yürüyen testosteron müsveddeleri.” diye çemkirdi. Ki bu onun doğasına gerçekten aykırıydı. Bana böyle çıkışmasına alışkın değildim ve kırılmıştım. Biz Efendi Morris’i takip ederken Lex’e “Sence de çenesi bir keçiyi andırmıyor mu? Bence ona Keçi Morris demeliyiz.” dediğini duydum. -Bu daha sonraları Efendi Morris’in adının Keçi Morris olarak kalmasına neden oldu.- Keçi Morris bizi peşine takmış Dua Evi’ne girerken buraya ne kadar uzun süredir uğramadığımı hatırladım.
Okula giren her öğrenci kendi dini inancını sürdürmekte serbestti. Dua Evi’nin bir kısmında bir Budist tapınağı, bir kısmında Gök Camii dedikleri bir cami, bir kısmında kilise ve geri kalan dinler için yine onların inançlarına göre düzenlenmiş ufak bölümler vardı. Merkezin bize öğrettiğine göre dört büyük peygamberin kitaplarından ilkinde bizim için de kurallar vardı ancak kitap yok edilince bizim için yazılan satırlar da uçup gitmiş. Daha sonraki kitaplarda ise sıradan insanlarla aynı kefeye konmuş, aynı sorumluluklara sahip olmuşuz. Ben okula gelmeden önce çok koyu olmamakla birlikte Hıristiyan bir çocuk olarak yetiştirildim. Lex bir Yahudi idi. Eski sevgilim Merve Müslüman’dı. Kite’ın ailesi panteistti. Doğanın tanrının kendisi olduğuna inanıyorlardı. Bubu da benim gibi Hıristiyan’dı. Ancak Katolik olduklarından olsa gerek onun ailesi dinine çok daha bağlıydı. Tabii Bubu her zaman her şeye aklının alabildiği kadar inandı. Bu yüzden bir keresinde bize “Kutsal kitaplar bize ne yapmamız gerektiğini söylüyorlar. Haklı olabilirler, ama Tanrı’mla kimse tarafından gözetlenmeden ve sınırlar dâhilinde olmadan görüşmeyi tercih ederim.” demişti. Hatta Kite’dan dua edeceği zaman çırılçıplak kalıp, öyle dua ettiğini duymuştum. Ben ayrıntılarla kafa patlatırken alt kata indik. Dua Evi’nin yer altında bir katı daha vardı ve oraya yalnızca Efendiler giderdi.  Bizim oraya girmemiz beni bir şekilde tedirgin etmişti.
Alt kat geniş bir salon ve etrafında kümelenmiş dairelerden oluşan bir alandı. Ortada oldukça büyük ve bir o kadar eski bir masa vardı. Masanın tam ortasında sürekli yanan bir ateş vardı. Ateşin dumanı yarım metre kadar yükseldikten sonra duvara çarpmış gibi masaya geri dönüyordu. Alevin etrafında topraktan kalın bir halka vardı. Halka genişledikçe çamura dönüyor ve en son berrak bir su halini alıyordu. Masanın dış çeperi kurumuş papirüs yapraklarıyla kapanmıştı.  Masanın etrafına dizilmiş beş sandalye insanlığın ilk yıllarından kalmış gibi görünüyordu. Mermer zemin son derece temiz ve parlaktı. Duvarlarda hiyeroglifleri andıran çizimler bulunuyordu. Biraz daha dikkatli göz gezdirince içerideki ufak odaların kapılarında aynı Ders Evleri’ndeki gibi bize ait semboller olduğunu gördüm. Kendi kabilemin sembolünü bulmak için biraz bakındım ama bir türlü göremedim. Ben meraklı gözlerle etrafı incelerken Keçi Morris beni omzumda tuttu ve hafifçe masaya doğru itti, ardından da söze girdi:
“Cadı tahtası hikayesini bilir misiniz gençler?” Boş boş yüzüne baktık. Bubu önce biraz öksürüp sonra bir şeyler söyledi. “Şu cadı mezarlarındaki tabut kapaklarından yapılan cin çağırma ritüelini mi diyorsunuz Efendi?” Absürt olan her şeyi Bubu bilirdi. Bunu da ondan başkasının söylemesi şaşırtıcı olurdu zaten. “Biraz yaklaştınız genç bayan. Onların cadı tahtası dedikleri, bizim saklanmak için girdiğimiz mağaraları kapatırken kullandığımız kapılardı. Üzerlerine kendi sembollerimizi işlemiştik. Zamanla bazı kabileler yanlış yollara saptı ve evleri yıkıldı. Kapılarımız çalındı ve adına ‘cadı tahtası’ dendi. Kapılarımız üzerine bıraktığımız enerjilerden faydalanmaya çalıştılar ancak Tanrı onlara bu yeteneği vermediği için sadece dengeyi bozmakla yetindiler. Sizin kabilenizin kapısı şu an masanın içinde.” Masanın altına elini attı ve daha önce fark edemediğimiz, oldukça uzun çekmeceyi açtı ve bize kapımızı gösterdi. En eski eşyalarımızdan biri bu kapıydı ve çok yoğun bir enerjiyle yüklüydü. Bubu kapıya doğru yürümeye başladı. Sanki kapıya değil de ona seslenen birine doğru yürüyordu. İyice yaklaştı ve kapıya dokundu. Onun dokunuşuyla kapıdan bir toz bulutu yükseldi ve Bubu’nun etrafını sardı. Bubu tozlu havayı içine çekti. Derin nefesler aldı ve iki elini kapının üzerine koydu. Gözlerini kapatmış kendini dış dünyadan soyutlamıştı. Biz ise şaşkınlıkla ona bakıyorduk. Ardından Kite ne olduğunu anlamak için Keçi Morris’e baktı. Hatırı sayılır bir bilgeliğe sahip profesör eliyle Kite’a sus işareti yaptı ve nadiren yaptığı bir şeyi yaptı. Huzurla gülümsedi. Bubu bize sırtını dönüp biraz daha kapıya dokundu. Etrafında renkli bulutlar oluşmaya başladı ve ardından yüzünü bize döndü. Neşeyle kahkaha attı. Birden gözaltlarındaki morluklar dinmiş, dudakları eskisi gibi koyu pembe olmuştu. Gözleri yine o canlı griye dönmüştü. “Kızlar(!), bu gerçekten iyi hissettiriyor!” dedi. Bir an tüm vücudumun onun gülümsemesi sayesinde yaşama sevinciyle dolduğunu fark ettim.
Bubu toparlanınca hepimiz masanın başına geçtik. Sandalyelere oturduk. Beş sandalye vardı. Efendi Morris’in Okuyucu’nun yerine oturmasının ardından ayin başladı. Efendinin bize verdiği talimatlara uyarak ayini başlattık. Önce herkes kendi canlı parçasını masaya bıraktı. Ardından herkes üzerinde taşıdığı eşyalardan birini masada bulunan elementine koydu. Kite boynundan çıkardığı ufak kolyeyi masadaki toprak kısıma yerleştirdi. Lex Rimmel’i içine koyduğu kolyesini çıkardı ve ateşe attı. Bubu tek kulağına taktığı kuş tüyü küpeyi ateşten yükselen dumanın içine doğru uzattı. Ben cebimde taşıdığım deniz kabuklu bilekliklerimden birini suya saldım. Lizbon, Wipple, Korpses ve Rimmel hızla masanın üzerinde bir bütünü oluşturan elementlere karıştı. Biz şaşkın gözlerle parçalarımızı seyrederken Keçi Morris sakalını biraz kurcaladı. Sonra ceketinin üst cebinden ufak bir kitap çıkardı. Birkaç sayfaya göz gezdirdi, sonra ortalardan bir sayfayı açtı ve sesli bir şekilde okumaya başladı:
“Göklerin ve yeryüzünün tek ve ebedi yaratıcısı! Sana ve verdiklerine şükürler olsun. İlk ve son sendendir. Var ve yok yalnızca senden gelir. Hayat ve ölüm yalnız senin ellerindedir. Bizler, senin günahkâr ve aciz kulların olarak senden başka kimseye tapınmayız. Bugün de, güneşin dünyamızı terk ettikten hemen sonra, en sevdiğin saatte senin yanında olmak için toplandık. Şükranlarımızı ve dileklerimizi kabul et!” Hepimiz kendi dini inanışı çerçevesinde duayı dinledi ve tekrarladık. Keçi Morris devam etti:
“Varlığımızın devamı ancak senin isteğinle mümkündür. Ömürlerimizi uzun kıl. Fazlalıklarımızdan arınmamızı ve eksiklerimizi bulmamızı sağla. Bu akşam, senin dört genç duacın ve onların Efendisi olarak senin gücüne sığınıyoruz. Yarattıklarının her biri kendince özgür ve bir o kadar güzeldir. Ancak bizler, senin yarattığın gezegenin koruyucusu olarak sorumluluklarımızı yerine getirmek için yardımına muhtacız. Onlar eksikler, Efendilerin Efendisi! Bir bütün olması için yarattığın, doğanın dengesini koruması için görevlendirdiğin bu kabilenin bir Okuyucu’ya ihtiyacı var. Onların kendi Okuyucu’larını bulmalarını sağla. Onların Efendisi olarak senden dileğim Okuyucu’nun kalbinde bize giden bir yol açman. Duamı duy ve kabul et, toprağın, suyun, ateşin ve havanın yaratıcısı!”
Hepimiz duasını dikkatlice dinledik ve tekrar ettik: “Duamızı duy ve kabul et, toprağın, suyun, ateşin ve havanın yaratıcısı!” Bizim tekrarımızın ardından, bir anda masanın en dış tarafındaki halkayı oluşturan tütsülenmiş otlar hoş bir koku yaymaya ve yanmış uçları kendi kendine yeşermeye başladı. Ardından odadaki tüm ışıklar söndü. Her yer zifiri karanlık oldu. Bir nefes alımlık süre için vücudumdaki suyun çekildiğini hissettim. Kısa süre sonra masadaki tütsülenmiş otlardan gümüş rengi ışıklar yükselmeye başladı. Koku daha yoğun bir hal aldı ve yeşeren otlar üzerine neon ışıklı kablolar dolanmış gibi parlak bir ışık vermeye başladı. Işık ilk önce alev kırmızısı oldu, ardından yeşile döndü, sonra buz mavisi oldu ve en son koyu bir griyi yakaladıktan sonra kayboldu. Odadaki ışıklar kendiliğinden yandı ve Lex beklenmeyen bir hamleyle elini ateşin üstüne koydu ve seslenmeye başladı. Eski dilde yakardı ve cevap aldı.
İlk kez çift taraflı bir iletişim söz konusuydu. Delice heyecanlandım. Sevinç dolu gözlerle Bubu’ya baktım. Onda ters giden bir şeyler vardı. Keyifsizce homurdandı. Bakışlarımı yakaladı ve başını önüne eğip gözlerini sımsıkı yumdu. Saçları kabarmaya başladı. Bu genelde gerçekten kızdığında olurdu. Neyin yanlış gittiğini anlamakta zorlanıyordum. Onu dikkatlice bir kez daha süzdüm. Sonra Okuyucu bize Eski Dil’de sorular sordu. Kite ve Lex onunla konuşmaya devam etti. Sesinden erkek olduğunu anlamıştık. Huzurlu hissetmeye başlamıştım. Okuyucu Eski Dil’de konuşuyor ama kendisinin kim olduğunu bilmiyordu. Bizi ve kendini tanımaması işleri biraz zorlasa da artık onu bulacağımıza emindim. Keçi Morris’e izin isteyen gözlerle bakıp elimi suya sokup sokamayacağımı sordum. İşte tam da o an felaketler silsilesi başladı. Bubu sinirli bir şekilde elini dumana soktu ve bağırmaya başladı. Keçi Morris’in gözleri neredeyse yerinden çıkacaktı. Ben vücudumdaki her hücreyle şaşırmıştım. Oldukça sesli bir şekilde hakaretler savurup masaya bir tekme salladı ve Okucuyu’nun bize bağırıp bağını koparmasıyla elini dumandan çıkarması bir oldu. Gözleri dolmuşken neredeyse tükürür gibi konuşmaya başladı. “Ahmak! Pisliğin teki! O beyinsize ihtiyacım yok!” Ardından ağlayarak üst kata doğru yöneldi. Lex onu yakalamak için peşinden koştu. Bir ara yakaladı, bileğini sıkıca kavradı ve yüzüne baktı. Bubu kısaca bir şeyler söyleyip kolunu Lex’ten kurtardı. Koşarak Okyanus Bloğu’na yöneldi. Lex’in tepki vermediğini görünce onu yakalamak için koşmaya başladım. Yolda Priya’yı gördüm. Priya Rüzgar Üfleyicilerdendi ve Bubu’nun katında kalıyordu. Bubu’ya yetişemeyeceğimi anlayınca Priya’dan, Bubu’ya sahip çıkmasını rica ettim. Beni kırmadı ve koşarak Okyanus Bloğu’na gitti. 

Bölüm 10


Okuyucu





                Uzun zamandır böyle boş bir gün yakalamamıştım barda. Telefonu elime aldım ve Stewart’ı aramaya karar verdim. Rehberde numarasını buldum; Uzaylı Steve. Arama tuşuna bastıktan sonra telefonu kulağıma götürdüm ve kesinlikle Steve’e ait olmayan bir erkek sesi duydum. “Okuyucu’m! Ben Su Savuran’ın. Duy. Ben Su Savuran’ın. Sana ihtiyaç var!”. Telefonu yere attım, sağlam bir küfür patlattım. Bu sırada telefondan Steve’in bağıran sesi bir cızırtı gibi duyuluyordu. İstemeyerek telefonu elime aldım ve bara gelmesini söyledim. Kesinlikle alkolü bırakıyordum. Benden başka kaç kişi sabah içtiği bir şişe birayla sarhoş olup insan sesleri duyuyordu merak ediyordum. Telefonu sinirli bir şekilde masaya bırakıp(daha doğrusu hafifçe fırlatıp) Steve’i beklemeye başladım. Doğum lekemde bir ısı hissetmiştim. Ne zaman bu sesleri duysam doğum lekemin yandığını hissediyordum. Kafam bir şeyi almadığında içmek çok iyi geliyordu ama kafamın almadığı şeyin nedeni içki içmek olunca, tamamen çaresiz kalmıştım. Belki bir doktora görünmeliydim. Deliriyor olmak, alkol bağımlısı olmaktan daha iyi bir seçenek gibi gelmişti. Gelen birkaç müşteriyle ilgilendim. Barı biraz temizledim. Sevgili uzaktan akrabalarımızın birinden hediye gelen portable playstation’ımda birkaç oyun oynadım ve şükürler olsun ki son ve kaybetmek üzere olduğum oyunda Steve bara girdi.
                -Selam korkak tavuk!
                -Selam, ucube. Biliyorsun, çalıştığım bara gelmen için her seferinde seni aramak zorunda değilim pislik. Arada kıçını kaldırıp beni görmeye gelebilirsin.
                -Dostum, yüzünü görmek benim için son derece zor bir deneyim zaten. Lütfen bunu alışkanlık haline getirme!
                Aptal şakalarımızdan sonra omzuna bir yumruk attım ve gülüştük. Ardından barın sallanan kapısının üstünden atlayıp yanıma geldi ve benimle birlikte bardak silmeye başladı. (Kural 1: İşyerine arkadaşınızı davet ettiyseniz, bardaklar temiz olsa da onları birlikte silmek zorundasınız. Bu patrona “gerçekten çalışıyoruz” imajı verir.) En yakın dostuma son birkaç gündür çok daha fazla duymaya başladığım sesleri anlatmak için önce soğuk bir bardak su içtim ve lafa girdim.
                -Steve, ödlek olmadığımı biliyorsun. Ama iki gündür gerçekten hoşlanmadığım olaylar dönüyor. Kendimi kandırmaya çalışsam da, bunun sabahları içtiğim biradan kaynaklanmadığını biliyorum. Sesler duyuyorum Steve. Biri bana sesleniyor. Bana bir şeyler söylemeye çalışıyor gibi.
                -Ne saçmaladığına dair hiçbir fikrim yok. Ve bence alkolü bırak.
                -Kes sesini.
                -Pekâlâ. Anlat bakalım. Neler duyuyorsun?
                -Biri daha doğrusu bu sabah iki oldu, iki kişi bana sürekli sesleniyor. Yardım istiyorlar, onları bulmamı istiyorlar.
                -Tam olarak ne diyor?
                -Bu sabah duyduklarımı çok net hatırlıyorum. “Okuyucu’m. Ben senin Su Savuran’ın. Duy. Ben Su Savuran’ın. Sana ihtiyaç var.”
                Steve elinde salladığı arabanın anahtarını bir anda bıraktı. Gözlerime dik dik baktı. Uzun zamandır olmadığı kadar ciddi bir şekilde: “Duyduklarının bu olduğuna emin misin? Başka bir dilde söylenmiş olabilir mi? Okuyucu dediğine emin misin?” Şaşkın bir ifadeyle evetledim. Başını iki yana sallayıp mırıldandı. “Tanrı’m, umarım geç değildir. Umarım geç kalmamışımdır.” Neler döndüğünü anlamak için omuzlarından tutup silkeledim ve bana her şeyi anlatmasını istedim. Yüzüme bakarak “Zilhops kartlesko eturusa?” dedi. “Nece konuşuyorsun ucube, kendine gel.” Diye bağırdım. “Bilmiyorsun.” Dedi. Hızla dışarı çıktı.
                Ne olduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu. Ama Steve bir şeyler biliyordu. Kesinlikle bir şeyler biliyordu. Çocukluğundan beri bana efsanelerden bahsederdi, diğer gezegenlerden gelip, dünyaya bir şeyler bırakan adamlar hakkında konuşur dururdu. Bu yüzden ona Ucube Steve derdim. Ama ilk kez, hayatımda ilk kez Ucube’ye inanıyordum. Telefonu elime alıp Ucube’yi aradım ama telefonu kapalıydı. Ardından nöbet değişimine kadar barda günlük işlerle ilgilendim. Dışarı çıkar çıkmaz arabaya bindim ve Maggy’ye gidip Niko’ya ulaşmasını, abisiyle önemli bir işim olduğunu söyledim. Steve canı istediğinde gerçekten ortadan kaybolabilen bir ucubeydi ve bunu ilkokuldan beri yapardı. Her zaman değişik yerlere giderdi ve o istemedikçe siz onu asla bulamazdınız. Bu yüzden evde olmadığını az çok tahmin edebiliyordum. Onu bulabilecek tek kişi kardeşi Niko’ydu ve ben hiçbir zaman Niko’nun numarasını kaydedecek kadar zeki olamamıştım. Maggy’ye haber verdikten sonra arabaya binip körfeze doğru ilerledim. Körfezi severdim. Özellikle bahar akşamları kusursuz olurdu. Kumsalda yakılan küçük bir ateş, okyanusun sesi, hafif Rüzgâr ve sırtımı yaslayabileceğim bir ağaç şu an istediğim tek şeydi. Belki bugünün sınırsız saçmalıklarından kaçmak için bedenimin bir uyarı anonsuydu bu ama içimdeki ses körfeze gitmem için neredeyse bağırıyordu. Uzun zamandır yapmadığım bir şey yaptım ve Louis Armstrong CD’sini teybe yerleştirdim. Üstat “What a wonderful World…” derken ben, parmaklarımı direksiyonun üzerinde keyifle dolaştırdım. Ev arkadaşlarıma bir hediye vermek amacıyla yarı yolda benzinliğe girip depoyu doldurdum. Ücretsiz verilen araba kokularından birini aldım ve dikiz aynasına taktım. Lavanta kokusundan pek hoşlanmazdım ama arabanın leş gibi kokmasından iyiydi. Issız yolda sakince ve olabildiğince keyif alarak araba sürdüm ve körfeze ulaştım. Ufak çaplı kamp ateşimi, alevlerin yakalayamayacağı yükseklikte bir ağacın yakınında yaktım. Okyanusun sesini dinledim ve temiz havayı içime çektim. Bazen bunlar beni babamın dolabından aşırdığım litrelik şaraplardan daha çok sarhoş ediyordu. Başımı ağaca yasladım ve keyifle bir şarkı mırıldandım.
                “In my place, in my place, were lines that i couldn’t change.
                I was lost oh yeah...
I was lost, i was lost,
Crossed lines, i shouldn’t have crossed… ”
                Coldplay gerçekten bir şeyleri iyi yapabilen bir gruptu ve ben onları dinlemeyi severdim. Şarkının geri kalanını ıslıkla sürdürdüm. Zaman tam şu an durmalıydı. Aynı şarkıyı sonsuza dek mırıldanabilir, sesimin yetmediği şarkı geçişlerini ıslıkla doldurabilirdim.
                “Okuyucu’m. Adın ne ve neredesin bilmiyorum. Bizim dilimizi biliyor musun bilmiyorum. Tek bildiğim sana gerçekten ihtiyacımız olduğu. Bizi duy Okuyucu’m. Koruyucu ve kurtarıcı olan sensin.” Müthiş. Akşamım yine uğultularla bölünmüştü. Ama hayır, bu kez beni sinir etmesine izin vermeyecektim. Oyunu kurallarına göre oynayacak, geçmemem gereken çizgileri geçecektim. Gözlerimi kapattım ve birinin beni duyduğunu düşünerek içimden konuşmaya başladım. “Kim olduğunu bilmiyorum. İçimde nasıl konuşabildiğini de bilmiyorum. Ama artık senden bıktım. Sus!” Bir süre derin bir sessizlik oldu. Tadını çıkartmaya karar verdim. Ama on dakikalık sessizlik sıkıcı geldi ve sesi düşünmeye başladım. Sesi düşündüğüm andan itibaren konuşmalar geri geldi. “… zorlukta bir şey değil, bizi kesinlikle duydu!” Konuşmaları yarıda yakaladım. Eğlenceli olacaktı. Olmak zorundaydı. Deliriyorsam bile, delirmek şu an için keyifli görünüyordu.
                “Kimsin?”
                “Bizler senin element yönlendiricileriniz. Ben Lex. Yakınlarında bir ateş var ve bu beni duymanı sağlıyor. Toprağa dokun Okuyucu’m. Toprağı hisset ve Kite bize katılsın.”
                “Etrafımda toprak yok.”
                “Öyleyse canlı bir bitki olmalı. Bul onu ve dokun. Duyacaksın.”
                Yavaşça arkamdaki ağaca elimi uzattım. Ağaç neredeyse elimi tutuyor gibiydi. Şu insanlarla tokalaşırken hissedilen enerjiyi ağaçtan da almıştım. Sıkıca tuttum ve gözlerimi kapattım.
                “Dokunuyorum.”
                “Okuyucu’m. Ben Kite. Toprak Çağıran’ın. Duyduğun için senin ve benim Tanrı’ma şükürler olsun.”
                “Neden sürekli kafamın içindesiniz?”
                “Çünkü bize ihtiyacın var. Bizim de sana. Sen bizimsin ve biz seniniz. “
                “Benim tanımadığım erkeklerin sesine ihtiyacım yok!”(Bunu kesinlikle gey gibi görünmemek için söylemiştim. Homofobik değildim ama içseslerimin erkeklerle dolması hoşuma gitmiyordu işte.)
                “Biz senin aileniz. Dostların ve aileniz. Bizi bulmak zorundasın. 19 yaşına girmeden bizi bulmalısın.”
                “Kafamın içindeki bir sesi nasıl bulabilirim?”
                “Sembolünü izle, Okuyucu’m. Zeytindalı ve kılıçlar içindeki bir şamdan. Dört ana element ve bir Okuyucu simgesi.”
                “Neden tam olarak yerinizi söylemiyorsun?”
                “Dillerimiz mühürlendi Okuyucu. Ama sen bize söyleyebilirsin. Eğer bizi bulamayacaksan bize evini tarif et ve gelip seni alalım.”
                “Kafamın içindeki seslere ev adresimi mi vereyim? Ahmakça.”
                Bu sırada sert bir Rüzgâr esti. Havayı ciğerlerime doldurdum. Temiz hava ciğerlerimi neredeyse yaktı. Ardından ağlamaklı bir kız muhtemelen ağzından köpükler saçarak konuşmaya başladı.
                “Bana bak lanet olası Okuyucu. Ben Bubu. Onlar benden sakladıklarını sanıyorlar ama ben ölüyorum. Öldüğümü hissediyorum. Ve bunun tek nedeni senin o tembel kıçını kaldırıp beni bulmaman. Benden ayrı kaldığın her saniye ölmeme neden oluyorsun. Arkadaşlarım bu yüzden bir ayin yapıp dualar ettiler ve sana ulaşan bir geçit buldular. Şimdi söyleneni yap ve bize adresini ver. Çünkü sen katil olmak için fazla aptalsın, ben de ölmek için henüz fazla genç ve fazla çirkinim!”
                “Sen de kimsin? Git gide çoğalıyorsunuz. Tanrı’m sanırım gerçekten aklımı kaçırıyorum. Bu saçmalığa daha fazla ortak olmayacağım.”
                Sinirle arkamdaki ağaca yumruk attım. Bir anda önümdeki ateş söndü, kuvvetli Rüzgâr dindi ve dalgalı deniz çarşaf gibi pürüzsüz bir hal aldı. Yaslandığım ağaçsa birden tüm konforunu yitirdi ve kaya gibi sertleşti. Şu ana kadar aklımda hep bir belki vardı ama an itibariyle delirdiğime emin olmuştum. Alkol ya da benzeri bir şey vücudumda soruna neden oluyordu ve ben şizofrenik hareketler sergilemeye başlamıştım. Hızlı adımlarla arabaya doğru yürüdüm. Arabaya bindikten sonra kapıyı sertçe kapattım ve homurdanmaya başladım. En azından artık lanetlenmiş bir ucube olmadığımı biliyordum. Sadece deliriyordum, hepsi bu.

Bölüm 9


Bubu





                Ben yıldızları görüp tekrar dünyaya döndükten sonraki birkaç gün sessiz sakin geçti. Keyifler kesinlikle yerine geliyordu ve ben tedaviden sonra biraz açılmıştım. Duman kusma olayım oldukça azalmıştı. Biz toparlanmanın mutluluğuyla derslere daha huzurlu girerken Çarşamba günü gelip çatmıştı. Merkezdeki Eğitim Evi her gün açıktı. Ancak her kademenin haftada iki günü muhakkak boş olurdu. Özellikle okula yeni gelen zavallıların uyum sağlaması için tatilleri üç gündü. Acaba bizim tatillerimiz ne zaman üç güne çıkacak diye düşünürken yine elimi bukleme attım. Renkli buluttan buklelerimle oynamaya başladım. Bu arada karşıdan Lex geliyordu. Tamamen onu sinirlendirmek için ayaklarımı Cafe Neverland’ın eski ve ufak masasına uzattım. Yaptığım hareketi görünce iç geçirdi. Gelir gelmez beni azarlayacağını bildiğim için iyice sandalyeme yayıldım ve birazdan doğacak kapışmanın tadını çıkarmak için hazırlandım. Ama neredeyse yıllardır olmayan bir şey oldu. Lex yanıma oturdu ve ayaklarını masaya uzattı. Gözlerimin yerinden çıkmak için hamle yaptığını hissediyordum. Tamamen şaşırmıştım. Kafamı ona çevirdim ve “Burası senden başka insanların da uğradığı bir yer, masadan ayaklarını indirmen gerektiğini en son kaç yaşındayken söylediler sana? Bu yaptığın sadece bizi küçük düşürüyor! Kendine gel, lütfen biraz büyü Alexander.” Dedim ve bir kez de kendime şaşırdım. Bir anda rolleri değiştirmiştik. Ben masadan ayaklarımı toplamadığım halde ona mana buluyor, olgunlaşması için vaazlar veriyordum. Taklaya geldiğimi fark edince yanaklarım kızardı ve önüme bakıp gülümsedim.  “Sen tam bir pisliksin.” Derken Lex’le vakit geçirmeyi ne kadar özlediğimi ona söylememem gerektiğini kendime hatırlattım. Zira Lex düz bir duvar gibiydi. Ona karşı ne kadar duygusal olursanız olun, her zaman yüzünde sabit duran bir gülümsemeyle sizi dinler ve karşılık vermezdi. Limm’le geçen sene yatakhanede öpüşürken basılmasından haberim olmasa, onun asla birini öpecek kadar duygu barındırdığına inanmazdım. Gerçi bence Limm yanlış bir tercihti, o kızın henüz saçları bile değişmemişti. Açık kızıl saçları ve gri gözleri vardı. Ufak tefek, çelimsiz bir kızdı. Sonra çok ve boş konuşurdu. Dünya klasiklerinden birini okumaktansa yeni çıkan Vouge sayısını okumayı tercih ederdi. Dil derslerinde çakraları açık olmasına rağmen her şeyi benden daha yavaş öğrenirdi. Kızı sevmiyordum. Nokta.
                Ben kafamın içindeki ‘Limm sana göre biri değildi Lex’ çatışmasını sürdürürken, o günü yüzyılın en ilginç günü ilan etmeme neden olacak şey oldu. Lex birden elimi ellerinin arasına aldı ve gözlerime bakıp “Geçecek, lethrasso. Birlikte atlatacağız.” Dedi. Bana Eski Dil’de “kardeşim” demesini bir yana koyarsak, elimi tutması… Hmm… Nasıl derler, iç gıcıklayıcıydı. Evet, kabilemdeki herkes özellikle son sene birbirinden biraz soğumuştu. Kite ve Chuck’ın dostluğu sarsılmıştı, Lex sadece Ateş Bloğu’ndaki arkadaşlarıyla takılırken mutlu görünüyordu, ben akşamları Eğlence Evi’nde maç izlemek uğruna kabilemi kendi başına bırakıyordum. Ama tüm bunlara rağmen en az anlaşabildiğim insan olan Lex az önce elimi tutmuştu. İçindeki ateşin sıcaklığını hissettim. Yüzüne baktım ve “Atlatacağız.” Dedim. İçimin kıpır kıpır olmasından hiç hoşlanmayarak elimi geri çektim. Küçük bir erkek çocuğu gibi kikirdemeye başladı. Neye güldüğünü merak ediyordum. Gözlerini diktiği yere bakmak için gözlerimi yukarı kaldırdım. Harika. Saçlarım tamamen kabarıktı. İri buklelerim açılmış ve kabarmıştı. Saçlarım toz bulutu şeklinde olduğu için bir kez daha küfrettim. Lex ve ben hala ayaklarımızı toplamadığımız masada yayılmış otururken Chuck ve Kite göründü. Şu “gözlerini kapat ve içine dön, bağlı olduğun her yönlendiricinin yerini hissedersin” saçmalığından nefret ediyordum. Ne zaman gözlerimizi kapatıp bağlı olduğumuz kabileden birini görmeyi arzulasak, vücudumuz bir şekilde ona doğru yönleniyor, yerini bilmesek bile onu buluyorduk. Bunu Okuyucu üzerinde yapamıyorduk, çünkü henüz birbirimize dokunmamıştık. Bu bağı kurabilmemiz için birbirimize en az bir kez dokunmuş olmamız gerekiyordu.
                Chuck ve Kite iri iri açılmış gözlerle bize doğru gelirken Lex gülümsüyordu. Neredeyse benim kadar rahat bir şekilde sandalyeye yayılmıştı. Chuck ve Kite karşımıza otururken Lex’in masada duran ayaklarına uzun uzun baktı. Lex ise sakin bir ses tonuyla, “Tam üç senedir her şeyi yoluna koymaya çalışıyorum. Üç senedir sakin ve sıradan bir hayat yaşamak için uğraşıyorum. Ama gördüğünüz gibi hala bir Okuyucu’muz yok ve bu sene birçok kabilede hastalıklar erken başlamış. Okula yeni şifacılar gelmediği sürece de düzeleceğimiz yok. Kendi adıma aldığım karara göre, şu andan itibaren başta Bubu olmak üzere, her birinize daha çok sahip çıkacağım. En çok da kendime. Siz benimsiniz ve ben size aidim.”
                Hepimiz Lex’teki bu değişimin kaynağını anlamaya çalışıyorduk. Bir gün içinde soğuk nevaleden yaramaz çocuğa dönüşmüştü. İçimde bir şeylerin ısınmasını sağlaması beni gerçekten mutlu etmişti.

Bölüm 8


Charles
               



               
Merdivenleri çıkarken Kite’a ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Gözlerinin altında kan lekesi vardı. Sesi oldukça boğuk çıkıyordu ve ilk kez o gün onun kendini çaresiz hissettiğini anladım. İkinci katın merdivenlerini yarılamışken durdum. İki basamak daha çıktıktan sonra Kite durduğumu anladı ve dönüp arkasına baktı. Gerçekten tükenmiş görünüyordu. Yüzüne dikkatlice baktım ve “Anlat, lethrasso.” Dedim. “Neyi?” dedi. Aptalca bir soru sorduğunu anlaması için cevap vermedim. “Pekala.” Dedi ve anlattı. Bubu için endişeleniyordu. Birkaç hafta önce Bubu’nun ağzından siyah bir duman çıktığını fark etmişti. Ayrıca Lex ve benim için de üzülüyordu. Kite her zaman olgun bir çocuk olmuştu ama artık sabrı tükenmişti. Merkezin Okuyucu’yu bulamaması ve birkaç ay içinde bizim onu kendi başımıza bulmak zorunda olmamız onu gerçekten geriyordu. Ama ben en çok son birkaç cümlesine takılmıştım. “Bubu lethrasso. Bubu ölecek. Ve bu en fazla altı ay sürecek. Onu gömmek istemiyorum. Öldüğünde bedenini toprakla örtmek için bir ayin düzenlemek, gri gözlerinin toprakla kirlendiğini görmek istemiyorum. Ölürse Toprak Çağıran’ı olarak onu gömmek benim işim olacak ve ben onu gömmek istemiyorum!” Gözleri tekrar kan dolmaya başlamıştı. Ona sıkıca sarıldım. Kendini toplaması için üçüncü katta biraz dinlendik ve ardından dördüncü kata çıkıp kabile odamıza girdik.
İçeri girdiğimizde Bubu kitapların başında oturmuş yine ayaklarını masaya atmıştı. Sonra telaşlı gözlerle Kite’a baktı. Kalkmaya çalıştı ve kendi küçük kıyametimiz o an koptu. Birkaç saniye içinde sandalyeden düştü. Ruhu çekilmiş gibi birden kendinden geçti. Bedeni kendini salmıştı. Bir ölüden farkı yoktu. İlk kez böyle bir olaya tanık oluyordum. Bubu enerji saçardı. İçimizde en hareketli olan oydu. Daha dün merdiven başlıklarından kayarak inmeye çalışan kız şimdi önümde boylu boyunca yatıyordu. Kabilesinin geri kalanı olarak yanında olmak zorundaydık ama ben Bubu’yu öyle görmemek için kaçmaktan başka bir şey düşünemiyordum. Kite düşüncelerimi okumuş gibi, sakin, kararlı ve oldukça yorgun bir ses tonuyla bana: “Onun yanında olacağız. Çünkü sen bizimsin ve biz seniniz, lethrasso” dedi. Şefkatli elleriyle Bubu’nun alnını okşadı. Bu sırada sessizce dua ediyordu. Bir anda herkes odaya doluştu. Kite bir elini benim elime bir elini de Bubu’nun alnına koydu. Başında bağırıp yakınmaya başladım. Odaya önce birkaç Efendi girdi. Ardından Lex koşarak geldi ve: “İçimde bir şeyler acımaya başladı. Kendimi buraya doğru koşarken buldum. Ne haltlar dönüyor burada?” dedi.  “Bilmiyoruz.” Dedim somurtarak. Lex onun yanına çöktü. Ardından Lizbon, Rimmel’e doğru ilerledi. Sonra Lex biraz olsun rahatlamış göründü ve duyduklarını iletti.  “Lizbon’a ulaşmış. İyi hissediyor. Sadece sakin bir ortam diliyor.“ Herkesi odadan çıkardık. Lex onu kucağına alıp sedyeye bıraktı. Gözlerinde uzun zamandır görmediğim bir şey vardı. Korku. Hislerini belli etmeyen biri için o anki bakışı insanı telaşa sokmaya yetiyordu. Ardından Efendilerden biri beni itti ve sedyenin başına geçti. Duvarlardan birine baktı ve “Ophrellio!” dedi. O anda duvar yukarı doğru yükseldi ve asansörü andıran bir kafes göründü. Sedyeyi de içine alabilecek kadar geniş olan kafese beraberce bindik ve giriş katında indik.  Efendi Elmas’ın ona kutsanmış otlardan yaptığı tütsüyle rüzgar üfleyişini seyrettim. Bubu’nun gürültülü bir şekilde öksürmeye başlamasıyla dikkatimi tekrar ona çevirdim. Bir anda gözlerinin altında koyu renk çukurlar oluşmuştu. Kesik kesik çıkan sesiyle: “Selam gençler!” dedi ve gülümsemek için oldukça yoğun bir çaba sarf etti.
                Her şeye rağmen iyi görünmeye çalışmasına hayrandım. Yavaşça doğrulmaya çalıştı ve Efendi Elmas’ın desteğiyle sedyede oturur hale geldi. Son kez güçlü bir şekilde öksürdü. Ağzından gri renkli bir duman çıktığına yemin edebilirdim. Kötü. Çok kötü. Dumanlar kötüdür. Daha önce dördüncü kabilede ölen Rüzgâr Üfleyici de son günlerinde duman saçıyordu. Efendi Ritanna bunun elementin yönlendiricisini terk etmesi olduğunu söylemişti. Rüzgâr şimdi de Bubu’yu terk ediyordu. Bu artık gitme vaktimizin geldiği anlamına geliyordu. Okuldan erken ayrılmak zorundaydık. Çünkü olması gerekene göre, eğer Okuyucu’dan birkaç hafta daha uzak kalırsa Bubu 19 yaşına kadar yatalak bir hasta olacaktı ve Okuyucu gelip onun için dua etmezse on dokuza girdikten en fazla iki hafta sonra ölecekti. Bu yüzden erkenden yola koyulmalıydık. Bizler ona göre daha sağlıklıydık. Muhtemelen otuz yaşına kadar dayanabilirdik. Ama o, zayıftı. Ve eğer Okuyucu’ya ulaşamazsak… Gözyaşlarıma emrettim: “Vitra neppal lexus grim.”(Su lütfen içeride kal) Gözyaşlarını içine akıtmak tam olarak buydu. İçimden Okuyucu’ya bir dilek gönderdim: “Lemiarntimu! Pleomir Kanda. Dogma. Pleomir Kanda. Zagribos nakhavon riphli.”

Bölüm 7


Bubu



                Ben kabilemin yoğun ricası üzerine haritaları kurcalarken Chuck ve Kite içeri girdi. Kite’ın bitkin görüntüsü gözümden kaçmamıştı. Ağlamış gibi bir hali vardı ve gözlerinin etrafında kan lekeleri vardı. Kite canlı bir çocuktu. Onu böyle hırpalanmış görmek çok ender yaşanan bir andı. Oturduğum yerden doğrulup koşa koşa yanına gitmek istedim ama ilk hamlemde sandalyeye çakılıp kaldım. Ne olduğunu anlamadım. Sanki biri sandalyeme zamk yapıştırmıştı. Kalkmak için bir hamle daha yaptım. Bu sırada deprem oluyormuş gibi bir hisse kapıldım. Birden koyu sarı, eski taş duvarların canlanıp üstüme yürüdüğünü gördüm. Kendimden önce net olarak gördüğüm son şey bir meyve tabağı üzerinde sallanan bir perinin resmedildiği eski ve değerli tabloydu. Sonra olan oldu. Odanın içinde bir tüy gibi savruluyormuş gibi hissettim. Vücudumda dolaşan kan titreşiyor ve her damlası canımı yakıyordu. Çığlık atmak istedim ama bu sırada yere düştüğüme emindim.  Sürekli sallantılarım yerini sonsuzmuş gibi gelen karanlığa bıraktı. Düştüm, düştüm ve yine düştüm. Hiçbir zaman bitmeyecekmiş gibi gelen düşüş sırasında sesleri duyuyordum. Kite’ın ağlamaklı bağırtısı, Chuck’ın Tanrı’dan yardım isteyen sesi ve kısa süre sonra artan uğultular. Muhtemelen başıma onlarca insan toplanmıştı. Vücudum çoktan yere yapıştığı halde ben hala düşme hissinden kurtulamamıştım. Sanki o eski sandalyeden değil de beş bin feet yükseklikteki bir uçaktan düşmüştüm. Bağırarak insanlara iyi olduğumu, herkesin dağılmasını istediğimi söylemeye çalıştım ama sesim çıkmıyordu. Kıpırdayamıyordum. Bir yandan düşerken bir yandan kıpırdayamıyordum. Saçmalığın dik alasıydı. Vücudum kanı çekilmiş bir ceset gibi kendini salmıştı. Bulutum Lizbon etrafımda seri hareketlerle dönmeye başladı. Tenime dokunduğunu hissediyordum. Lizbon şiddetli mide bulantımı dindirmiş, düşme hissinin azalmasını sağlamıştı. Şimdi daha iyi hissediyordum. Gerçekten iyi. Sallantı, mide bulantısı, deprem hissi ve geri kalan her şey boğucu karanlıkla birlikte geçmişti. Sadece kıpırdayamıyordum. Lizbon’a sessiz bir çığlık gönderdim: “Ben iyiyim Liz. Hadi söyle onlara, ben iyiyim!” Kısa süre sonra Lizbon boynumdan uçup gitti. Muhtemelen Wipple’a ya da Rimmel’e ulaşmak için çabaladı. Bir süre sonra Lex’in sesini duydum. “Lizbon’a ulaşmış. İyi hissediyor. Sadece sakin bir ortam diliyor.” Lizbon… Benim tatlı, zeki ve hızlı toz bulutum. Onu seviyordum. Benimle oluşunu seviyordum. Liz’in yardımıyla insanlar tepemden ayrıldılar ve daha rahat solumaya başladım. Oldukça sert bir şekilde bir yere taşındığımı hissettim. Muhtemelen bir sedyeydi. Ayrıca Efendi Elmas’ın üzerime kutsanmış Rüzgâr üflemesi bana büyük bir huzur verdi. Eski ve tatlı, hoş kokulu bir Rüzgâr tenimi okşadı. Ona sıkıca sarılmak istedim. 

Bölüm 6


Kite





                Ders sonunda Efendi Miguel’in isteği üzerinde Eski Dil’de bir dua seçtik. Ben Okuyucu’muza bizi duyması için seslendim. İlk defa bu kez sembolümün parladığını gördüm. Gösğümün üzerinde bir doğum lekesini andıran sembol, arkasından ışık tutuluyormuş gibi birden aydınlandı. Bu birçok yönlendirici için çok nadir gerçekleşirdi ve iki yönlendirici arasında bir bağ kurulmaya başladığına işaretti. Gerçekten umutlanmıştım. Efendi’nin odadan çıkmasıyla birlikte koşarak Toprak Bahçe’ye gittim ve elementime sıkı sıkı tutunup tekrar denedim: “Lemiarnt! Pleomir erthakhus. Kite. Gniris dogma Lemiarntimu!” Gözlerimi kapattım. Sımsıkı. Korkuyordum. Kendimden çok, Bubu için korkuyordum. 19 yaşına girdiği ilk gün Bubu’nun ölmesinden, koyu gri gözlerini kapatmasından ve bir daha hiç açamaması fikri beni çileden çıkarıyordu. Sonra diğerlerini düşünüyordum. Okuyucu olmadan hepimizin bir bir ölmesinden korkuyordum. Derin bir nefes çekip seslenmeye devam ettim: “Dogma Lemiarntimu! Vamnada vummi vamnadix! Dogma!” Son kez “Duy!” deyişimde toprağa öyle sert vurmuştum ki çevremde geniş yarıklar açılmıştı. İnsanların bana baktığını hissediyordum ama onları umursamadım. Kanlı gözyaşlarıyla dolmuş gözlerimi sildim, doğruldum ve başım dik bir şekilde yürümeye devam ettim. Bir Toprak Çağıran olgun, erdemli ve kuvvetli olmalıydı, oysa ben bir kız çocuğu gibi çaresizce ağlıyordum. Ama hiç değilse artık Okuyucu’nun bir yerlerde beni duyduğunu biliyordum. En azından Okuyucu’muz canlıydı ve bu kesinlikle iyiye işaretti. Kimi kabileler bazı elementlerini bulamadan kayıp elementler ölmüş oluyor ve bu o kabilenin ölümü anlamına geliyor. Geçen yıl beşinci sıradan genç bir çocuk ve bir kız bu yüzden öldüler. Kızı uzaktan tanıyordum. Yakın arkadaşları günlerce ağlayıp yas tutmuşlardı. Ben kendi çapımda bir flashback yaparken bir erkek sesi duydum. “Kimsiniz?” Etrafıma bakındım. Bir anda kalbim ok hızlı çarpmaya başlamıştı. Yoksa? Yoksa Okuyucu duymuş muydu? Tam kahkaha atmak üzereyken üst sınıfların dersine girerken gördüğüm Efendi Morris’i gördüm. “Size kim olduğunuzu ve Toprak Bahçe’ye neden zarar verdiğinizi sordum genç adam.” Bir anda yerin içine girmek istedim. Bir avuç hayal kırıklığıyla “Kite Etu. Lectraos Kabilesi. Altıncı Kademe. Üçüncü Sıra. Özürlerimi kabul edin Efendi.” Dedim.
                -Gözlerinizin kanla dolmasına neden olan nedir Bay Etu?
                -Okuyucu’m Efendi. O kayıp. Onu bulamamak konusunda endişelerim var.
                -Okuyucu’na sesleniyor musun?
                -Az önce seslendim Efendi.
                -Güzel. Öyleyse şimdi gidip kabilenin geri kalanını getir ve birlikte seslen. Dualar değerlidir genç adam. Toplu dualar ise kutsaldır.
                -İnsanlar Okuyucu’ya seslenmenin anlamsız olduğunu, sıradan bir Okuyucu’nun bizi asla duymayacağını söylüyor.
                -İnsanlar, konuşur genç adam. Sadece konuşurlar. İnsanların konuşmaları var olanı değiştirmez, sadece değişik görünmesine neden olur. Ne zaman okulu bırakacaksınız?
                -Bu sene sonunda, Efendi.
                -Kabilenizde dayanma zorluğu çeken var mı?
                -Bubu Nemliola. Henüz farkında değil ama durumu iyi sayılmaz, Efendi.
                -Gün batımında kabilenle birlikte odama gel Bay Etu. Ayinler ve Dualar dersinizi Bayan Litra’dan aldığımı kendisine iletin.
                -Böyle bir dersimiz yok Efendi.
                -Önümüzdeki hafta içinde alacaksınız ve ben sizi seçiyorum. Şimdi Bayan Litra’yı bulun ve kendisine söylediklerimi iletin. Renadjokha cersie novare.(Gün ışısın, genç adam)
                - Seklopenza tratiolirix Mikargo. Renadjokha.(Teşekkür ederim Efendi. Gün ışısın.).

                Güzel. Birden bire olmayan bir ders ortaya çıkmıştı ve olmaması gereken öğretmenim beni küçük bir kız gibi mızmızlarınken görmüştü. Kusursuz başlangıç diye buna derim diye düşündüm. Acaba şu ayin olayı tam olarak nasıl işliyordu? Gerçekten dualarla Okuyucu bulabilir miydik? O kadar güçlenmiş miydik? Profesörler neden şimdiye kadar bunun hakkında bir şey söylememişti? Acaba Okuyucu’muz erkek miydi? Umarım aptal bir erkek çocuğu değildir. Umarım parayla arkadaş satın alan sürtüklerden de değildir. Bu okul üçüncü sıradaki Nathalia Ontelo’dan bir tane daha kaldıramaz.  Hele ben hiç kaldıramam! Nathalia pahalı kıyafetler ve değerli mücevherlerle peşinde bir kız grubu dolaştırırdı ve onların benim için birbirini takip eden penguenlerden farkı yoktu. Sonra kabilemize gelmesi beklenen Okuyucu’yu düşündüm.” Tanrı’m umarım o da bizim gibidir.” dedim. Lütfen!
                Eğitmen Evi’ne gidip daha önce birkaç kez gördüğüm ama hiç dersine girmediğim orta yaşlı kadın, Profesör Thalia Litra’yı buldum ve ders meselesini anlattım. Elini sembolümün üstüne koydu ve “Eğer Bay Morris böyle bir karar aldıysa bu hepimiz için en iyi olandır çocuğum. Size ait ders haklarımı Profesör Morris’e devrettiğimi kendisine bildir.” Dedi gülümseyerek. Son derece cana yakın ve anaç bir kadın olan Efendi Litra’nın dersini hiç almadan kaybetmem canımı sıktı. Bay Morris’den çok daha fazla kanım ısınmıştı ona. Üstelik Bay Morris’in birkaç tüyden oluşan çene sakalı, eski moda gözlükleri ve uzun saçlarını her daim dağınık toplayışıyla; Efendi Litra’nın kusursuz fiziği, ince bir çizgi halindeki koyu kırmızı dudakları, cam yeşili gözleri ve tamamı doygun ve parlak kandan oluşan saçları karşılaştırılırsa, Litra alırdı. Ben Su Savuran’lıktan Kan Akıtan’lığa terfi etmiş kadın profesörle ilgili kıyaslamalar yaparken, Chuck düşüncelerimi omuz atarak bozdu. Şükürler olsun, en iyi arkadaşımın yanımda olması gerçekten iyi geliyordu. “Yolculuk nereye lethrasso?” dedi. Ona ayaküstü ders meselesini açıp uzun uzun nasıl zırladığımı anlatmak istemediğim için aklıma gelen ilk şeyi söyledim.
                -Harita evine gidiyorum. Bubu’yu bulmaya. Benim için Lex’i bulur musun?
                -Lex en son tarih evindeydi.
                -Güzel. Lex’e harita evine gelmesini söyler misin? Ben Bubu’ya ulaşmaya çalışırım.
                -Söylerim, ama şimdi değil. İyi görünmüyorsun, seninle birlikte gelmek istiyorum.
Bubu’yu neden bulmak istediğimi bilmiyordum. Sadece o an aklıma Bubu’yu görmek gelmişti. Seri adımlarla bir 407’ye yetişmeyi başardık. 400 serisi merkezin bize en büyük faydalarından biriydi. Evler arasında geçiş yapmaya sağlayan bir toplu taşıma aracıydı. 407 Eğitim Ev’inin olduğu caddede boydan boya gezerdi. 407’ye binip içindeki dolaptan bir şişe soğuk su aldım. Soğuk su bana iyi gelmişti. Araç her zamanki hızında ilerlerken merkezin telefon, kişisel bilgisayar gibi iletişim araçlarını yasaklamasının ne kadar aptalca bir iş olduğunu düşünüyordum. Tek bir kısa mesajla tüm kabileyi toparlayabilirdim. Merkezde teknolojik gelişmeler istiyorsanız bölüm başkanlarının yakasına yapışıp onlardan medet ummalı ya da izin verilmiş ihtiyaçları kendi cebinizden karşılamak zorundaydınız. Ben eve bıraktığım telefonumu ne kadar özlediğimi düşünüp içlenirken araç durdu. Harita evinin önünde indik. Harita evi fazla geniş olmayan avlusu, tam ortaya kondurulmuş ufak yapay şelalesi, etrafındaki bankların başına yerleştirilmiş küçük kitaplıklar ve her yerden fışkıran çiçekleriyle sevecen bir yerdi. Her binada olduğu gibi bu binanın da avlusunda her elementten bir parça vardı. Güçlü, büyük ağaçlar, bir yapay şelale, sürekli alevi yanan okuma lambaları, ağaçların arkasından üflenen rüzgâr ve tabii ki her bankın yanında bir kitaplık ve bir parça tütsülenmiş ot. (Tütsülenmiş otların Okuyucu’ları dinç tuttuğunu duymuştum.)
                Harita Evi tıpkı diğer binalar gibi oldukça eski ve köklü bir binaydı. Binanın iki köşesine yerleştirilen kulelerin uç kısımları kıvrımlı yapılmıştı ve bu, önden bakıldığında binanın iki yandan açılmış bir harita rulosuna benzemesine neden oluyordu. Geniş ve uzun pencereleri günün her saati ışığı içeri alıyordu. İçeri girildiğinde müze girişlerini andıran bir giriş katı görülüyordu. Ortada Rüzgar
Üfleyiciler’in desteğiyle sürekli dönen on beş metrelik yapay bir yerküre bulunuyordu. Yerküre Dünya’nın yüz yıl önceki her ayrıntısını içinde barındırıyordu. Sürekli akan okyanus suları, rüzgarla titreyen ağaçlar, küçük taş binaların oluşturduğu yerleşim yerleri. Dünyanın yüz yıl önceden kalma hareketli bir fotoğrafı çekilip bu yerküreye yerleştirilmiş gibiydi. Yerküreye bir kez daha hayran hayran baktıktan sonra Bubu’yu bulmak için bakışlarımı koridorlara yönelttim. Harita Evi’nin giriş kat hariç her katında küçük sayılmayacak odalar vardı. Her oda bir kabileye ayrılmıştı ve odaların kapısına kabilelerin amblemleri işlenmişti. Bazı kabilelerin öğrencileri hiçbir zaman bulunamamıştı ve bu yüzden onların odaları bodrum kata taşınmış, kapıların üstüne mühür vurulmuştu. Tahmin edebileceğiniz üzere, bodrum katlara iniş yasaktı. Tıpkı bizden önceki öğrencilere anlatıldığı gibi, onlar da bize zamanında odaların eski bir kabile avcısı tarafından lanetlendiğini, o odalarda can veren çocukların olduğunu, bir kısmının Tarih Evi’nde hala çığlık atıp ağladığını anlattı. Tabii biz de iki ve üçüncü kademelere anlattık. Bizim odamıza gelince, odamızın girişinde bizim sembolümüz vardı. Beş mumluğu olan geniş bir şamdan, her oyukta bir elementin simgesi, şamdanın etrafı zeytin dalları arasına sıkıştırılmış kılıçlardan oluşan bir daireyle kaplanmış. Atalarımız kabilemizin hem barışta hem savaşta, elementlerin gücüyle parlayıp ışık saçacaklarına inanmışlar. Tam kalbimin üzerinde bulunan doğum lekesini kılıklı sembole baktım ve iç geçirdim. Ardından Bubu’yu arayan gözlerle içeri girdim.