24 Ağustos 2012 Cuma

Bölüm 12


Alexander






                Bir Ateş Yoğuran’ın gecesi en fazla bu kadar berbat geçebilirdi. Bubu kendi ölüm fermanını imzalamıştı. Kite umudunu kaybetmişti.  Chuck gerçekten kırgındı. Ben ise önemsemiyormuş gibi davranıyordum. Ancak sanırım Bubu’nun öleceği gerçeği içlerinde en çok beni korkutuyordu. Her hareketinin beni rahatsız etmesinin tek nedeni davranışlarını çocukça buluşumdu ve açıkçası ben çocukluğumu çok özlüyordum. Annemin eteklerinin dibinde gezindiğim, akşamları babamın boynuna atladığım günleri özlüyordum. Ayaklarımı masaya uzattığım zaman annemin ani çıkışlar yapıp bağırmasını özlüyordum. Bubu’yu gördükçe annemi daha çok özlüyordum. Henüz bizimkilere bunu anlatmamıştım ama Bubu’nun başına gelecek her şey, en çok beni üzecekti. İçinde sallandığım hamaktan kalktım. “Parlasse!”(Yan) diyerek odamdaki mumların ışıldamasını sağladım. Bir duvarı sadece alevlenmeye hazır korlardan oluşan duvarıma baktım. “Orphes kalkeom”(Huzur getir) dedim. Ancak ya gerçekten huzur istemiyordum ya da bu akşam elementlerimize yaptığımız saygısızlıklar yüzünden Efendi Paleovn duvarıma yaptığı kutsamayı geri çekmişti. Her birimizin odasında geniş bir duvar vardı ve bu duvar elementimizden güç alabilmemiz için sık sık kutsanır ve taze maddelerle değiştirilirdi. Haftada bir közler toplanır, yeni korlar gelir, mumlarım tazelenirdi. Chuck daha önce bir kez odasında hiç durmadan akan şelale duvarının suyu değişmediği için elementini kontrol edemediğini ve odasını su bastığını söylemişti. Odasının o halini gördüğünde Chuck’ın yüzünde oluşan ifadeyi hayal edip gülümsedim ve kalın, siyah, kadife perdeyi duvarın üstüne çektim. Kıyıda köşede biriktirdiğim paralar ve okulun bursundan kazandıklarımla aldığım LCD televizyonumu açtım. Televizyon, Eğlence Evi dışında kesinlikle lüks sayılan bir ihtiyaçtı. Esrarengiz cinayetleri inceleyen şu gece kuşağındaki programlardan birini buldum. Hamağıma uzandım ve odama göz gezdirdim. Her zaman yaptığım gibi, kötü şeyleri yok sayıp odamın saçma ince ayrıntılarıyla kafamı doldurmaya çalıştım. Hem benim gözümden bakılırsa merkez, içinde annemin olmadığı bir evle kıyaslanınca çok daha güzeldi.
                Hamağımda uzandıktan sonra programı izlerken bu kadar büyük bir merkezin yapımının ne kadar zor olduğunu düşündüm. Çünkü merkez gerçekten başlı başına bir kasaba sayılırdı. İçinde bulunduğum Uyku Evi bile kendi içinde beş bloğa ayrılıyordu. Ateş Bloğu, Okyanus Bloğu, Rüzgâr Bloğu, Orman Bloğu ve Hatip Bloğu. Ben –doğal olarak- Ateş Bloğu’nda kalıyordum. Ateş Bloğu bir yanardağı andırıyordu. Mağara gibi bir girişi vardı. Yanardağın içine girilen ilk an yoğun bir sıcaklık karşılıyordu misafirlerini. Ardından geniş bir avluya geçiliyordu. Avlunun ortasında yirmi metre kadar uzunluğu olan oldukça eski cam bir direk vardı. Direğin içinde sürekli hareket halinde olan lav içeriyi ısıtıyordu. Yerler günün her saati temizdi ve eski Türk halılarıyla döşenmişti. Halıların her birinin bir hikayesi olduğunu duymuştum. Duvarlar mermerden yapılmıştı ve beşer metre arayla içinde lav olan, sokak lambalarını andıran ışıklandırmalar, mermer zemin üzerinde cazibesini artıran tabloları olduğundan daha değerli gösteriyordu. Giriş katta bulunan büyük lav dikitinin hemen karşısında dar bir koridor vardı. Koridordan geçildiğinde dört odaya erişiliyordu. Odalardan biri ufak bir kütüphaneydi ve içinde satranç sehpaları bulunuyordu. Diğer odada oldukça eski zamanlardan kalma müzik aletleri vardı. Üçüncü odada büyük boş tuvaller ve çeşitli malzemelerden yapılmış boyalar vardı. Avludaki tablolardan bazıları yaklaşık iki yüz yıl önce bu odada yapılmıştı. Son odada ise belirli zamanlarda interneti açılan ve uzaktan izlenen bilgisayarlar, oyun konsolları ve iki televizyon bulunuyordu. Merkez teknolojiden pek hoşlanmazdı ama öğrencilerin yoğun isteği sonucu satranç maçları için kullanılan bu oda bir çeşit eğlence odasına dönüştürülmüştü ve satranç tahtaları kütüphaneye yerleştirilmişti. Çünkü Eğlence Evi her akşam saat onda kilitleniyordu. Üst katta yatak odaları başlıyordu. Her oda Amerikan mutfağa ve kendi banyosuna sahipti. Ancak birinin su tesisatının arızalanması ya da odalardan birinde yangın çıkması gibi durumlar düşünülmüş ve her kata fazladan iki banyo ve iki mutfak yerleştirilmişti. İronik bir şekilde adı “yatakhane” olan yerde, yatak yoktu. Dengede kalmaya alışmamız için her birimiz hamaklarda yatıyorduk. Her oda birbirinden farklı bir mimariye sahipti ve bu yüzden duvar renklerini değiştirmek yasaktı ancak posterler ve bir genç odasında olabilecek diğer ıvır zıvırlar serbestti.
                Benim odam oldukça bölmeli bir görünüme sahipti. Hamağım mermer duvarın içine açılan yumurta şeklinde bir oyuğa yerleştirilmişti. Oyuğun odanın içini görmeyen kısmı gökyüzüne açılıyordu. Özellikle bulutsuz gecelerde manzara kusursuzdu. Hamağa rahatça yatabilmem için oyuğun önünde bir lav akıntısı gibi duran ufak yokuş yumurta oyuğuna girmemi kolaylaştırıyordu. Hamağımın önünde durup bakınca sağ tarafımda çalışma masam ve kitaplıklarım vardı. Sol tarafımda küçük, sade ama gerçekten hoş banyom, tam karşımda ise mutfağım vardı. Tam arkamda hamağın arkası bir metre genişliğinde bir boşluğa sahipti. Cam, perde gibi kavramlarımız yoktu. Duvarlara açılan oyuklar bizim için pencereydi. Giriş kapısı mutfakla banyonun arasındaki bir metrelik küçük koridorun sonundaydı. Odayı tam anlamıyla kullanabilmemiz için bu bir metrelik koridorun duvarlarına kare ve dikdörtgen yuvalar açılmıştı. Burada genelde kokulu mumlarım ve sevdiğim kitaplarım dururdu. Kıyafet dolabım hemen yatağımın yanındaki dikdörtgen oyuğa yerleştirilmişti. Odalara ev eşyaları almak yerine duvarların içini oyarak gözler eklenmiş, dolaplar bu şekilde üretilmişti. Kor duvarım hemen çalışma masamın önünde dimdik duruyordu. Işığın gözlerimi yormaması için siyah kadife bir perdeyle çalışma masamın önündeki duvarı kapatmıştım. Odanın tam ortasında silindir şeklinde bir duvar vardı. Odamın ortasında duran bu bir metrelik silindirin iç ne kapısı vardı ne de penceresi. İçinde ne olduğunu bilmiyordum.
 Kendi odama geçtiğim sene Efendi’lerden birine silindiri sormuştum ama sadece kanıksamam gereken bir ayrıntı olduğunu söyledi. Bir süre sonra herkesin odasında bu silindirden bulunduğunu öğrendim. Biraz olsun daha az göze çarpması için Televizyonumu yumurta şeklindeki oyuğun ucuna sabitlemiştim. Ne de olsa Nephalium’da teknolojik gelişmeler hoş karşılanmıyordu. Hem yattığım yerden izlemek gerçekten zevkliydi. Tabii babamla görüşmediğimden beş parasız kalıp kendime bir koltuk alamayışımı da televizyonu yatağın ucuna koyma nedenlerime ekleyebilirdik. Kahretsin, yine oraya buraya bakınıp daha önce trilyon kez düşündüğüm şeyleri düşünüp karşımda açık duran programı izleyememiştim. Dikkat dağınıklığı diye bir şey varsa, işte o buydu. “Novada.”(Sön.) dedim ve odamda yanan her şeyi söndürdüm. Televizyonu kapattım. Bulutlu geceyi seyrettim. Bubu’nun Dua Evi’nden ayrılmadan önce bana söylediği şeyi düşündüm. “İçim ölüyor Alexander ve ben ölmeye alışıyorum.” O an neye bu kadar öfkelendiğini anlamıştım. Ölümü tam anlamıyla kabullenmişti. Şimdi birinin çıkıp yeni bir umut kapısı açması onu korkutuyor, boşa sevinmekten korkuyordu. O tam gitmeye hazırlanmışken birinin ona bir yaşama şansı vermesi, kendisiyle oynanıyormuş gibi hissetmesine neden oluyordu. Her ne kadar artık ölmek istese de Bubu ve kabilem için dua ettim. “Tanrı’m. Bubu bizim ve biz ona aidiz. Onu kabilemden koparma.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder