Alexander
Bir
Ateş Yoğuran’ın gecesi en fazla bu kadar berbat geçebilirdi. Bubu kendi ölüm
fermanını imzalamıştı. Kite umudunu kaybetmişti. Chuck gerçekten kırgındı. Ben ise
önemsemiyormuş gibi davranıyordum. Ancak sanırım Bubu’nun öleceği gerçeği içlerinde
en çok beni korkutuyordu. Her hareketinin beni rahatsız etmesinin tek nedeni
davranışlarını çocukça buluşumdu ve açıkçası ben çocukluğumu çok özlüyordum.
Annemin eteklerinin dibinde gezindiğim, akşamları babamın boynuna atladığım
günleri özlüyordum. Ayaklarımı masaya uzattığım zaman annemin ani çıkışlar
yapıp bağırmasını özlüyordum. Bubu’yu gördükçe annemi daha çok özlüyordum.
Henüz bizimkilere bunu anlatmamıştım ama Bubu’nun başına gelecek her şey, en
çok beni üzecekti. İçinde sallandığım hamaktan kalktım. “Parlasse!”(Yan)
diyerek odamdaki mumların ışıldamasını sağladım. Bir duvarı sadece alevlenmeye
hazır korlardan oluşan duvarıma baktım. “Orphes kalkeom”(Huzur getir) dedim.
Ancak ya gerçekten huzur istemiyordum ya da bu akşam elementlerimize yaptığımız
saygısızlıklar yüzünden Efendi Paleovn duvarıma yaptığı kutsamayı geri
çekmişti. Her birimizin odasında geniş bir duvar vardı ve bu duvar
elementimizden güç alabilmemiz için sık sık kutsanır ve taze maddelerle
değiştirilirdi. Haftada bir közler toplanır, yeni korlar gelir, mumlarım
tazelenirdi. Chuck daha önce bir kez odasında hiç durmadan akan şelale
duvarının suyu değişmediği için elementini kontrol edemediğini ve odasını su
bastığını söylemişti. Odasının o halini gördüğünde Chuck’ın yüzünde oluşan
ifadeyi hayal edip gülümsedim ve kalın, siyah, kadife perdeyi duvarın üstüne
çektim. Kıyıda köşede biriktirdiğim paralar ve okulun bursundan kazandıklarımla
aldığım LCD televizyonumu açtım. Televizyon, Eğlence Evi dışında kesinlikle
lüks sayılan bir ihtiyaçtı. Esrarengiz cinayetleri inceleyen şu gece
kuşağındaki programlardan birini buldum. Hamağıma uzandım ve odama göz
gezdirdim. Her zaman yaptığım gibi, kötü şeyleri yok sayıp odamın saçma ince
ayrıntılarıyla kafamı doldurmaya çalıştım. Hem benim gözümden bakılırsa merkez,
içinde annemin olmadığı bir evle kıyaslanınca çok daha güzeldi.
Hamağımda
uzandıktan sonra programı izlerken bu kadar büyük bir merkezin yapımının ne
kadar zor olduğunu düşündüm. Çünkü merkez gerçekten başlı başına bir kasaba
sayılırdı. İçinde bulunduğum Uyku Evi bile kendi içinde beş bloğa ayrılıyordu.
Ateş Bloğu, Okyanus Bloğu, Rüzgâr Bloğu, Orman Bloğu ve Hatip Bloğu. Ben –doğal
olarak- Ateş Bloğu’nda kalıyordum. Ateş Bloğu bir yanardağı andırıyordu. Mağara
gibi bir girişi vardı. Yanardağın içine girilen ilk an yoğun bir sıcaklık
karşılıyordu misafirlerini. Ardından geniş bir avluya geçiliyordu. Avlunun
ortasında yirmi metre kadar uzunluğu olan oldukça eski cam bir direk vardı.
Direğin içinde sürekli hareket halinde olan lav içeriyi ısıtıyordu. Yerler
günün her saati temizdi ve eski Türk halılarıyla döşenmişti. Halıların her
birinin bir hikayesi olduğunu duymuştum. Duvarlar mermerden yapılmıştı ve beşer
metre arayla içinde lav olan, sokak lambalarını andıran ışıklandırmalar, mermer
zemin üzerinde cazibesini artıran tabloları olduğundan daha değerli
gösteriyordu. Giriş katta bulunan büyük lav dikitinin hemen karşısında dar bir
koridor vardı. Koridordan geçildiğinde dört odaya erişiliyordu. Odalardan biri
ufak bir kütüphaneydi ve içinde satranç sehpaları bulunuyordu. Diğer odada
oldukça eski zamanlardan kalma müzik aletleri vardı. Üçüncü odada büyük boş
tuvaller ve çeşitli malzemelerden yapılmış boyalar vardı. Avludaki tablolardan
bazıları yaklaşık iki yüz yıl önce bu odada yapılmıştı. Son odada ise belirli
zamanlarda interneti açılan ve uzaktan izlenen bilgisayarlar, oyun konsolları
ve iki televizyon bulunuyordu. Merkez teknolojiden pek hoşlanmazdı ama
öğrencilerin yoğun isteği sonucu satranç maçları için kullanılan bu oda bir
çeşit eğlence odasına dönüştürülmüştü ve satranç tahtaları kütüphaneye
yerleştirilmişti. Çünkü Eğlence Evi her akşam saat onda kilitleniyordu. Üst
katta yatak odaları başlıyordu. Her oda Amerikan mutfağa ve kendi banyosuna
sahipti. Ancak birinin su tesisatının arızalanması ya da odalardan birinde
yangın çıkması gibi durumlar düşünülmüş ve her kata fazladan iki banyo ve iki
mutfak yerleştirilmişti. İronik bir şekilde adı “yatakhane” olan yerde, yatak
yoktu. Dengede kalmaya alışmamız için her birimiz hamaklarda yatıyorduk. Her
oda birbirinden farklı bir mimariye sahipti ve bu yüzden duvar renklerini
değiştirmek yasaktı ancak posterler ve bir genç odasında olabilecek diğer ıvır
zıvırlar serbestti.
Benim
odam oldukça bölmeli bir görünüme sahipti. Hamağım mermer duvarın içine açılan
yumurta şeklinde bir oyuğa yerleştirilmişti. Oyuğun odanın içini görmeyen kısmı
gökyüzüne açılıyordu. Özellikle bulutsuz gecelerde manzara kusursuzdu. Hamağa
rahatça yatabilmem için oyuğun önünde bir lav akıntısı gibi duran ufak yokuş
yumurta oyuğuna girmemi kolaylaştırıyordu. Hamağımın önünde durup bakınca sağ
tarafımda çalışma masam ve kitaplıklarım vardı. Sol tarafımda küçük, sade ama
gerçekten hoş banyom, tam karşımda ise mutfağım vardı. Tam arkamda hamağın
arkası bir metre genişliğinde bir boşluğa sahipti. Cam, perde gibi
kavramlarımız yoktu. Duvarlara açılan oyuklar bizim için pencereydi. Giriş
kapısı mutfakla banyonun arasındaki bir metrelik küçük koridorun sonundaydı.
Odayı tam anlamıyla kullanabilmemiz için bu bir metrelik koridorun duvarlarına
kare ve dikdörtgen yuvalar açılmıştı. Burada genelde kokulu mumlarım ve
sevdiğim kitaplarım dururdu. Kıyafet dolabım hemen yatağımın yanındaki
dikdörtgen oyuğa yerleştirilmişti. Odalara ev eşyaları almak yerine duvarların
içini oyarak gözler eklenmiş, dolaplar bu şekilde üretilmişti. Kor duvarım
hemen çalışma masamın önünde dimdik duruyordu. Işığın gözlerimi yormaması için
siyah kadife bir perdeyle çalışma masamın önündeki duvarı kapatmıştım. Odanın
tam ortasında silindir şeklinde bir duvar vardı. Odamın ortasında duran bu bir
metrelik silindirin iç ne kapısı vardı ne de penceresi. İçinde ne olduğunu
bilmiyordum.
Kendi odama geçtiğim sene Efendi’lerden birine
silindiri sormuştum ama sadece kanıksamam gereken bir ayrıntı olduğunu söyledi.
Bir süre sonra herkesin odasında bu silindirden bulunduğunu öğrendim. Biraz
olsun daha az göze çarpması için Televizyonumu yumurta şeklindeki oyuğun ucuna
sabitlemiştim. Ne de olsa Nephalium’da teknolojik gelişmeler hoş
karşılanmıyordu. Hem yattığım yerden izlemek gerçekten zevkliydi. Tabii babamla
görüşmediğimden beş parasız kalıp kendime bir koltuk alamayışımı da televizyonu
yatağın ucuna koyma nedenlerime ekleyebilirdik. Kahretsin, yine oraya buraya
bakınıp daha önce trilyon kez düşündüğüm şeyleri düşünüp karşımda açık duran
programı izleyememiştim. Dikkat dağınıklığı diye bir şey varsa, işte o buydu.
“Novada.”(Sön.) dedim ve odamda yanan her şeyi söndürdüm. Televizyonu kapattım.
Bulutlu geceyi seyrettim. Bubu’nun Dua Evi’nden ayrılmadan önce bana söylediği
şeyi düşündüm. “İçim ölüyor Alexander ve ben ölmeye alışıyorum.” O an neye bu
kadar öfkelendiğini anlamıştım. Ölümü tam anlamıyla kabullenmişti. Şimdi
birinin çıkıp yeni bir umut kapısı açması onu korkutuyor, boşa sevinmekten
korkuyordu. O tam gitmeye hazırlanmışken birinin ona bir yaşama şansı vermesi,
kendisiyle oynanıyormuş gibi hissetmesine neden oluyordu. Her ne kadar artık
ölmek istese de Bubu ve kabilem için dua ettim. “Tanrı’m. Bubu bizim ve biz ona
aidiz. Onu kabilemden koparma.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder