Charles
Hala
olanlara inanamıyordum. En yakın dostum bana ayin meselesini son ana kadar
anlatmamıştı. Bubu gün geçtikçe daha kötüye gidiyordu ve biz anlamadığını
sansak da o da bunun farkındaydı. Lex tüm bu olanlara karşı umursamaz
davranıyordu. Kabilede benim dışımda hiç kimse gerçekten “kabile”yi
düşünmüyordu sanki. Akşam tam bir facia olmasına rağmen, çok iyi sayılacak
gelişmeler olmuştu. Tabii Bubu kendini ve bizi yakmadan önce. Zaten olanlar çok
aniydi üstüne bir de Bubu’nun dengesiz tavırları tuz biber olmuştu. Aslında her
şey iyi başlamıştı. Bubu Sağlık Evi’ne götürülürken 101’de kendini
toparlamıştı. (Okulun içinde hizmet veren ambulanslara 101 deniyordu. Tıpkı 400
serisi gibi okulun içinde sürekli tur halindeydi.) Bubu 101’den inince Kite
bize Efendi Morris olayını anlattı. Artık çok az vaktimizin kaldığını, bir an
önce Efendi Morris’i görüp bahsi geçen ayini yapmamız gerektiğini söyledi. Gün
batımı yaklaşırken koşa koşa Eğitmen Evi’ne gittik ve Efendi Morris’e durumu
anlattık. Telaşlı olmamıza hak verdi ve bize ayin hakkında bilgiler verdi.
Efendi
Morris’in anlatımına göre iki element yönlendirici arasında güçlü bir bağın
kurulması yıllar alırdı. Ama o an element yönlendiricilerin diğer elementlerle
yakın temasta bulunması, yönlendiricileriyle iletişime geçmeyi
kolaylaştırabilirdi. Yani bir Su Savuran bir Toprak Çağıran’la iletişime geçmek
isterse, yanında bir parça toprak bulundurması bağın kuvvetlenmesini
sağlıyordu. Ayrıca aynı anda her iki tarafın da içine kapanması ve karşı tarafı
düşünmesi gerekiyordu. Her şeyin yolunda gitmesini umarak Efendi Morris’in
peşine takıldık ve Dua Evi’ne gittik. Daha gündüz ayılıp bayılan Bubu, akşam
hiçbir şey olmamış gibi gülüp eğleniyordu. Bir ara gerçekten düzeldiğini sandım
ama sonra Kite’ın “Gözlerine ve ağzına dikkat et.” Demesi üzerine onu bir süre
gözetledim ve aslında hala kötü olduğunu anladım. Telaşa kapılmamızı istemediği
için zordan gülüyor, kikirderken ağzından siyah duman parçaları süzülüyordu.
Gözlerinin parlak gri rengi solmuş, gözleri görmeyen yaşlı kadınlarınki gibi
beyaz bir ağ tabaka gözbebeklerine kadar gelmişti. Ben onu dikizlerken “Aman ne
güzel, ben birilerini gözetleyince ‘Sen tam bir erkek çocuğusun Bubu!’, sen beni
gözetleyince ‘Tanrı’m sadece senin için endişeleniyoruz!’ Çifte standardın
kanlı canlı örneğisiniz sizi uyuşuklar, yürüyen testosteron müsveddeleri.” diye
çemkirdi. Ki bu onun doğasına gerçekten aykırıydı. Bana böyle çıkışmasına
alışkın değildim ve kırılmıştım. Biz Efendi Morris’i takip ederken Lex’e “Sence
de çenesi bir keçiyi andırmıyor mu? Bence ona Keçi Morris demeliyiz.” dediğini
duydum. -Bu daha sonraları Efendi Morris’in adının Keçi Morris olarak kalmasına
neden oldu.- Keçi Morris bizi peşine takmış Dua Evi’ne girerken buraya ne kadar
uzun süredir uğramadığımı hatırladım.
Okula giren her öğrenci kendi
dini inancını sürdürmekte serbestti. Dua Evi’nin bir kısmında bir Budist
tapınağı, bir kısmında Gök Camii dedikleri bir cami, bir kısmında kilise ve
geri kalan dinler için yine onların inançlarına göre düzenlenmiş ufak bölümler
vardı. Merkezin bize öğrettiğine göre dört büyük peygamberin kitaplarından
ilkinde bizim için de kurallar vardı ancak kitap yok edilince bizim için
yazılan satırlar da uçup gitmiş. Daha sonraki kitaplarda ise sıradan insanlarla
aynı kefeye konmuş, aynı sorumluluklara sahip olmuşuz. Ben okula gelmeden önce
çok koyu olmamakla birlikte Hıristiyan bir çocuk olarak yetiştirildim. Lex bir
Yahudi idi. Eski sevgilim Merve Müslüman’dı. Kite’ın ailesi panteistti. Doğanın
tanrının kendisi olduğuna inanıyorlardı. Bubu da benim gibi Hıristiyan’dı.
Ancak Katolik olduklarından olsa gerek onun ailesi dinine çok daha bağlıydı.
Tabii Bubu her zaman her şeye aklının alabildiği kadar inandı. Bu yüzden bir
keresinde bize “Kutsal kitaplar bize ne yapmamız gerektiğini söylüyorlar. Haklı
olabilirler, ama Tanrı’mla kimse tarafından gözetlenmeden ve sınırlar dâhilinde
olmadan görüşmeyi tercih ederim.” demişti. Hatta Kite’dan dua edeceği zaman
çırılçıplak kalıp, öyle dua ettiğini duymuştum. Ben ayrıntılarla kafa
patlatırken alt kata indik. Dua Evi’nin yer altında bir katı daha vardı ve
oraya yalnızca Efendiler giderdi. Bizim
oraya girmemiz beni bir şekilde tedirgin etmişti.
Alt kat geniş bir salon ve etrafında
kümelenmiş dairelerden oluşan bir alandı. Ortada oldukça büyük ve bir o kadar
eski bir masa vardı. Masanın tam ortasında sürekli yanan bir ateş vardı. Ateşin
dumanı yarım metre kadar yükseldikten sonra duvara çarpmış gibi masaya geri dönüyordu.
Alevin etrafında topraktan kalın bir halka vardı. Halka genişledikçe çamura
dönüyor ve en son berrak bir su halini alıyordu. Masanın dış çeperi kurumuş
papirüs yapraklarıyla kapanmıştı. Masanın
etrafına dizilmiş beş sandalye insanlığın ilk yıllarından kalmış gibi
görünüyordu. Mermer zemin son derece temiz ve parlaktı. Duvarlarda
hiyeroglifleri andıran çizimler bulunuyordu. Biraz daha dikkatli göz gezdirince
içerideki ufak odaların kapılarında aynı Ders Evleri’ndeki gibi bize ait
semboller olduğunu gördüm. Kendi kabilemin sembolünü bulmak için biraz bakındım
ama bir türlü göremedim. Ben meraklı gözlerle etrafı incelerken Keçi Morris
beni omzumda tuttu ve hafifçe masaya doğru itti, ardından da söze girdi:
“Cadı tahtası hikayesini bilir
misiniz gençler?” Boş boş yüzüne baktık. Bubu önce biraz öksürüp sonra bir
şeyler söyledi. “Şu cadı mezarlarındaki tabut kapaklarından yapılan cin çağırma
ritüelini mi diyorsunuz Efendi?” Absürt olan her şeyi Bubu bilirdi. Bunu da
ondan başkasının söylemesi şaşırtıcı olurdu zaten. “Biraz yaklaştınız genç
bayan. Onların cadı tahtası dedikleri, bizim saklanmak için girdiğimiz
mağaraları kapatırken kullandığımız kapılardı. Üzerlerine kendi sembollerimizi
işlemiştik. Zamanla bazı kabileler yanlış yollara saptı ve evleri yıkıldı.
Kapılarımız çalındı ve adına ‘cadı tahtası’ dendi. Kapılarımız üzerine
bıraktığımız enerjilerden faydalanmaya çalıştılar ancak Tanrı onlara bu
yeteneği vermediği için sadece dengeyi bozmakla yetindiler. Sizin kabilenizin
kapısı şu an masanın içinde.” Masanın altına elini attı ve daha önce fark
edemediğimiz, oldukça uzun çekmeceyi açtı ve bize kapımızı gösterdi. En eski
eşyalarımızdan biri bu kapıydı ve çok yoğun bir enerjiyle yüklüydü. Bubu kapıya
doğru yürümeye başladı. Sanki kapıya değil de ona seslenen birine doğru
yürüyordu. İyice yaklaştı ve kapıya dokundu. Onun dokunuşuyla kapıdan bir toz
bulutu yükseldi ve Bubu’nun etrafını sardı. Bubu tozlu havayı içine çekti.
Derin nefesler aldı ve iki elini kapının üzerine koydu. Gözlerini kapatmış
kendini dış dünyadan soyutlamıştı. Biz ise şaşkınlıkla ona bakıyorduk. Ardından
Kite ne olduğunu anlamak için Keçi Morris’e baktı. Hatırı sayılır bir bilgeliğe
sahip profesör eliyle Kite’a sus işareti yaptı ve nadiren yaptığı bir şeyi
yaptı. Huzurla gülümsedi. Bubu bize sırtını dönüp biraz daha kapıya dokundu.
Etrafında renkli bulutlar oluşmaya başladı ve ardından yüzünü bize döndü.
Neşeyle kahkaha attı. Birden gözaltlarındaki morluklar dinmiş, dudakları eskisi
gibi koyu pembe olmuştu. Gözleri yine o canlı griye dönmüştü. “Kızlar(!), bu
gerçekten iyi hissettiriyor!” dedi. Bir an tüm vücudumun onun gülümsemesi
sayesinde yaşama sevinciyle dolduğunu fark ettim.
Bubu toparlanınca hepimiz masanın
başına geçtik. Sandalyelere oturduk. Beş sandalye vardı. Efendi Morris’in
Okuyucu’nun yerine oturmasının ardından ayin başladı. Efendinin bize verdiği
talimatlara uyarak ayini başlattık. Önce herkes kendi canlı parçasını masaya
bıraktı. Ardından herkes üzerinde taşıdığı eşyalardan birini masada bulunan
elementine koydu. Kite boynundan çıkardığı ufak kolyeyi masadaki toprak kısıma
yerleştirdi. Lex Rimmel’i içine koyduğu kolyesini çıkardı ve ateşe attı. Bubu
tek kulağına taktığı kuş tüyü küpeyi ateşten yükselen dumanın içine doğru
uzattı. Ben cebimde taşıdığım deniz kabuklu bilekliklerimden birini suya
saldım. Lizbon, Wipple, Korpses ve Rimmel hızla masanın üzerinde bir bütünü
oluşturan elementlere karıştı. Biz şaşkın gözlerle parçalarımızı seyrederken
Keçi Morris sakalını biraz kurcaladı. Sonra ceketinin üst cebinden ufak bir
kitap çıkardı. Birkaç sayfaya göz gezdirdi, sonra ortalardan bir sayfayı açtı
ve sesli bir şekilde okumaya başladı:
“Göklerin ve yeryüzünün tek ve
ebedi yaratıcısı! Sana ve verdiklerine şükürler olsun. İlk ve son sendendir.
Var ve yok yalnızca senden gelir. Hayat ve ölüm yalnız senin ellerindedir.
Bizler, senin günahkâr ve aciz kulların olarak senden başka kimseye tapınmayız.
Bugün de, güneşin dünyamızı terk ettikten hemen sonra, en sevdiğin saatte senin
yanında olmak için toplandık. Şükranlarımızı ve dileklerimizi kabul et!” Hepimiz
kendi dini inanışı çerçevesinde duayı dinledi ve tekrarladık. Keçi Morris devam
etti:
“Varlığımızın devamı ancak senin
isteğinle mümkündür. Ömürlerimizi uzun kıl. Fazlalıklarımızdan arınmamızı ve
eksiklerimizi bulmamızı sağla. Bu akşam, senin dört genç duacın ve onların
Efendisi olarak senin gücüne sığınıyoruz. Yarattıklarının her biri kendince
özgür ve bir o kadar güzeldir. Ancak bizler, senin yarattığın gezegenin
koruyucusu olarak sorumluluklarımızı yerine getirmek için yardımına muhtacız.
Onlar eksikler, Efendilerin Efendisi! Bir bütün olması için yarattığın, doğanın
dengesini koruması için görevlendirdiğin bu kabilenin bir Okuyucu’ya ihtiyacı
var. Onların kendi Okuyucu’larını bulmalarını sağla. Onların Efendisi olarak
senden dileğim Okuyucu’nun kalbinde bize giden bir yol açman. Duamı duy ve
kabul et, toprağın, suyun, ateşin ve havanın yaratıcısı!”
Hepimiz duasını dikkatlice
dinledik ve tekrar ettik: “Duamızı duy ve kabul et, toprağın, suyun, ateşin ve
havanın yaratıcısı!” Bizim tekrarımızın ardından, bir anda masanın en dış
tarafındaki halkayı oluşturan tütsülenmiş otlar hoş bir koku yaymaya ve yanmış
uçları kendi kendine yeşermeye başladı. Ardından odadaki tüm ışıklar söndü. Her
yer zifiri karanlık oldu. Bir nefes alımlık süre için vücudumdaki suyun
çekildiğini hissettim. Kısa süre sonra masadaki tütsülenmiş otlardan gümüş
rengi ışıklar yükselmeye başladı. Koku daha yoğun bir hal aldı ve yeşeren otlar
üzerine neon ışıklı kablolar dolanmış gibi parlak bir ışık vermeye başladı.
Işık ilk önce alev kırmızısı oldu, ardından yeşile döndü, sonra buz mavisi oldu
ve en son koyu bir griyi yakaladıktan sonra kayboldu. Odadaki ışıklar
kendiliğinden yandı ve Lex beklenmeyen bir hamleyle elini ateşin üstüne koydu
ve seslenmeye başladı. Eski dilde yakardı ve cevap aldı.
İlk kez çift taraflı bir iletişim
söz konusuydu. Delice heyecanlandım. Sevinç dolu gözlerle Bubu’ya baktım. Onda
ters giden bir şeyler vardı. Keyifsizce homurdandı. Bakışlarımı yakaladı ve
başını önüne eğip gözlerini sımsıkı yumdu. Saçları kabarmaya başladı. Bu
genelde gerçekten kızdığında olurdu. Neyin yanlış gittiğini anlamakta
zorlanıyordum. Onu dikkatlice bir kez daha süzdüm. Sonra Okuyucu bize Eski
Dil’de sorular sordu. Kite ve Lex onunla konuşmaya devam etti. Sesinden erkek
olduğunu anlamıştık. Huzurlu hissetmeye başlamıştım. Okuyucu Eski Dil’de
konuşuyor ama kendisinin kim olduğunu bilmiyordu. Bizi ve kendini tanımaması
işleri biraz zorlasa da artık onu bulacağımıza emindim. Keçi Morris’e izin
isteyen gözlerle bakıp elimi suya sokup sokamayacağımı sordum. İşte tam da o an
felaketler silsilesi başladı. Bubu sinirli bir şekilde elini dumana soktu ve
bağırmaya başladı. Keçi Morris’in gözleri neredeyse yerinden çıkacaktı. Ben
vücudumdaki her hücreyle şaşırmıştım. Oldukça sesli bir şekilde hakaretler
savurup masaya bir tekme salladı ve Okucuyu’nun bize bağırıp bağını
koparmasıyla elini dumandan çıkarması bir oldu. Gözleri dolmuşken neredeyse
tükürür gibi konuşmaya başladı. “Ahmak! Pisliğin teki! O beyinsize ihtiyacım
yok!” Ardından ağlayarak üst kata doğru yöneldi. Lex onu yakalamak için
peşinden koştu. Bir ara yakaladı, bileğini sıkıca kavradı ve yüzüne baktı. Bubu
kısaca bir şeyler söyleyip kolunu Lex’ten kurtardı. Koşarak Okyanus Bloğu’na
yöneldi. Lex’in tepki vermediğini görünce onu yakalamak için koşmaya başladım.
Yolda Priya’yı gördüm. Priya Rüzgar Üfleyicilerdendi ve Bubu’nun katında
kalıyordu. Bubu’ya yetişemeyeceğimi anlayınca Priya’dan, Bubu’ya sahip
çıkmasını rica ettim. Beni kırmadı ve koşarak Okyanus Bloğu’na gitti.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder