24 Ağustos 2012 Cuma

Bölüm 11


Charles





                Hala olanlara inanamıyordum. En yakın dostum bana ayin meselesini son ana kadar anlatmamıştı. Bubu gün geçtikçe daha kötüye gidiyordu ve biz anlamadığını sansak da o da bunun farkındaydı. Lex tüm bu olanlara karşı umursamaz davranıyordu. Kabilede benim dışımda hiç kimse gerçekten “kabile”yi düşünmüyordu sanki. Akşam tam bir facia olmasına rağmen, çok iyi sayılacak gelişmeler olmuştu. Tabii Bubu kendini ve bizi yakmadan önce. Zaten olanlar çok aniydi üstüne bir de Bubu’nun dengesiz tavırları tuz biber olmuştu. Aslında her şey iyi başlamıştı. Bubu Sağlık Evi’ne götürülürken 101’de kendini toparlamıştı. (Okulun içinde hizmet veren ambulanslara 101 deniyordu. Tıpkı 400 serisi gibi okulun içinde sürekli tur halindeydi.) Bubu 101’den inince Kite bize Efendi Morris olayını anlattı. Artık çok az vaktimizin kaldığını, bir an önce Efendi Morris’i görüp bahsi geçen ayini yapmamız gerektiğini söyledi. Gün batımı yaklaşırken koşa koşa Eğitmen Evi’ne gittik ve Efendi Morris’e durumu anlattık. Telaşlı olmamıza hak verdi ve bize ayin hakkında bilgiler verdi.
                Efendi Morris’in anlatımına göre iki element yönlendirici arasında güçlü bir bağın kurulması yıllar alırdı. Ama o an element yönlendiricilerin diğer elementlerle yakın temasta bulunması, yönlendiricileriyle iletişime geçmeyi kolaylaştırabilirdi. Yani bir Su Savuran bir Toprak Çağıran’la iletişime geçmek isterse, yanında bir parça toprak bulundurması bağın kuvvetlenmesini sağlıyordu. Ayrıca aynı anda her iki tarafın da içine kapanması ve karşı tarafı düşünmesi gerekiyordu. Her şeyin yolunda gitmesini umarak Efendi Morris’in peşine takıldık ve Dua Evi’ne gittik. Daha gündüz ayılıp bayılan Bubu, akşam hiçbir şey olmamış gibi gülüp eğleniyordu. Bir ara gerçekten düzeldiğini sandım ama sonra Kite’ın “Gözlerine ve ağzına dikkat et.” Demesi üzerine onu bir süre gözetledim ve aslında hala kötü olduğunu anladım. Telaşa kapılmamızı istemediği için zordan gülüyor, kikirderken ağzından siyah duman parçaları süzülüyordu. Gözlerinin parlak gri rengi solmuş, gözleri görmeyen yaşlı kadınlarınki gibi beyaz bir ağ tabaka gözbebeklerine kadar gelmişti. Ben onu dikizlerken “Aman ne güzel, ben birilerini gözetleyince ‘Sen tam bir erkek çocuğusun Bubu!’, sen beni gözetleyince ‘Tanrı’m sadece senin için endişeleniyoruz!’ Çifte standardın kanlı canlı örneğisiniz sizi uyuşuklar, yürüyen testosteron müsveddeleri.” diye çemkirdi. Ki bu onun doğasına gerçekten aykırıydı. Bana böyle çıkışmasına alışkın değildim ve kırılmıştım. Biz Efendi Morris’i takip ederken Lex’e “Sence de çenesi bir keçiyi andırmıyor mu? Bence ona Keçi Morris demeliyiz.” dediğini duydum. -Bu daha sonraları Efendi Morris’in adının Keçi Morris olarak kalmasına neden oldu.- Keçi Morris bizi peşine takmış Dua Evi’ne girerken buraya ne kadar uzun süredir uğramadığımı hatırladım.
Okula giren her öğrenci kendi dini inancını sürdürmekte serbestti. Dua Evi’nin bir kısmında bir Budist tapınağı, bir kısmında Gök Camii dedikleri bir cami, bir kısmında kilise ve geri kalan dinler için yine onların inançlarına göre düzenlenmiş ufak bölümler vardı. Merkezin bize öğrettiğine göre dört büyük peygamberin kitaplarından ilkinde bizim için de kurallar vardı ancak kitap yok edilince bizim için yazılan satırlar da uçup gitmiş. Daha sonraki kitaplarda ise sıradan insanlarla aynı kefeye konmuş, aynı sorumluluklara sahip olmuşuz. Ben okula gelmeden önce çok koyu olmamakla birlikte Hıristiyan bir çocuk olarak yetiştirildim. Lex bir Yahudi idi. Eski sevgilim Merve Müslüman’dı. Kite’ın ailesi panteistti. Doğanın tanrının kendisi olduğuna inanıyorlardı. Bubu da benim gibi Hıristiyan’dı. Ancak Katolik olduklarından olsa gerek onun ailesi dinine çok daha bağlıydı. Tabii Bubu her zaman her şeye aklının alabildiği kadar inandı. Bu yüzden bir keresinde bize “Kutsal kitaplar bize ne yapmamız gerektiğini söylüyorlar. Haklı olabilirler, ama Tanrı’mla kimse tarafından gözetlenmeden ve sınırlar dâhilinde olmadan görüşmeyi tercih ederim.” demişti. Hatta Kite’dan dua edeceği zaman çırılçıplak kalıp, öyle dua ettiğini duymuştum. Ben ayrıntılarla kafa patlatırken alt kata indik. Dua Evi’nin yer altında bir katı daha vardı ve oraya yalnızca Efendiler giderdi.  Bizim oraya girmemiz beni bir şekilde tedirgin etmişti.
Alt kat geniş bir salon ve etrafında kümelenmiş dairelerden oluşan bir alandı. Ortada oldukça büyük ve bir o kadar eski bir masa vardı. Masanın tam ortasında sürekli yanan bir ateş vardı. Ateşin dumanı yarım metre kadar yükseldikten sonra duvara çarpmış gibi masaya geri dönüyordu. Alevin etrafında topraktan kalın bir halka vardı. Halka genişledikçe çamura dönüyor ve en son berrak bir su halini alıyordu. Masanın dış çeperi kurumuş papirüs yapraklarıyla kapanmıştı.  Masanın etrafına dizilmiş beş sandalye insanlığın ilk yıllarından kalmış gibi görünüyordu. Mermer zemin son derece temiz ve parlaktı. Duvarlarda hiyeroglifleri andıran çizimler bulunuyordu. Biraz daha dikkatli göz gezdirince içerideki ufak odaların kapılarında aynı Ders Evleri’ndeki gibi bize ait semboller olduğunu gördüm. Kendi kabilemin sembolünü bulmak için biraz bakındım ama bir türlü göremedim. Ben meraklı gözlerle etrafı incelerken Keçi Morris beni omzumda tuttu ve hafifçe masaya doğru itti, ardından da söze girdi:
“Cadı tahtası hikayesini bilir misiniz gençler?” Boş boş yüzüne baktık. Bubu önce biraz öksürüp sonra bir şeyler söyledi. “Şu cadı mezarlarındaki tabut kapaklarından yapılan cin çağırma ritüelini mi diyorsunuz Efendi?” Absürt olan her şeyi Bubu bilirdi. Bunu da ondan başkasının söylemesi şaşırtıcı olurdu zaten. “Biraz yaklaştınız genç bayan. Onların cadı tahtası dedikleri, bizim saklanmak için girdiğimiz mağaraları kapatırken kullandığımız kapılardı. Üzerlerine kendi sembollerimizi işlemiştik. Zamanla bazı kabileler yanlış yollara saptı ve evleri yıkıldı. Kapılarımız çalındı ve adına ‘cadı tahtası’ dendi. Kapılarımız üzerine bıraktığımız enerjilerden faydalanmaya çalıştılar ancak Tanrı onlara bu yeteneği vermediği için sadece dengeyi bozmakla yetindiler. Sizin kabilenizin kapısı şu an masanın içinde.” Masanın altına elini attı ve daha önce fark edemediğimiz, oldukça uzun çekmeceyi açtı ve bize kapımızı gösterdi. En eski eşyalarımızdan biri bu kapıydı ve çok yoğun bir enerjiyle yüklüydü. Bubu kapıya doğru yürümeye başladı. Sanki kapıya değil de ona seslenen birine doğru yürüyordu. İyice yaklaştı ve kapıya dokundu. Onun dokunuşuyla kapıdan bir toz bulutu yükseldi ve Bubu’nun etrafını sardı. Bubu tozlu havayı içine çekti. Derin nefesler aldı ve iki elini kapının üzerine koydu. Gözlerini kapatmış kendini dış dünyadan soyutlamıştı. Biz ise şaşkınlıkla ona bakıyorduk. Ardından Kite ne olduğunu anlamak için Keçi Morris’e baktı. Hatırı sayılır bir bilgeliğe sahip profesör eliyle Kite’a sus işareti yaptı ve nadiren yaptığı bir şeyi yaptı. Huzurla gülümsedi. Bubu bize sırtını dönüp biraz daha kapıya dokundu. Etrafında renkli bulutlar oluşmaya başladı ve ardından yüzünü bize döndü. Neşeyle kahkaha attı. Birden gözaltlarındaki morluklar dinmiş, dudakları eskisi gibi koyu pembe olmuştu. Gözleri yine o canlı griye dönmüştü. “Kızlar(!), bu gerçekten iyi hissettiriyor!” dedi. Bir an tüm vücudumun onun gülümsemesi sayesinde yaşama sevinciyle dolduğunu fark ettim.
Bubu toparlanınca hepimiz masanın başına geçtik. Sandalyelere oturduk. Beş sandalye vardı. Efendi Morris’in Okuyucu’nun yerine oturmasının ardından ayin başladı. Efendinin bize verdiği talimatlara uyarak ayini başlattık. Önce herkes kendi canlı parçasını masaya bıraktı. Ardından herkes üzerinde taşıdığı eşyalardan birini masada bulunan elementine koydu. Kite boynundan çıkardığı ufak kolyeyi masadaki toprak kısıma yerleştirdi. Lex Rimmel’i içine koyduğu kolyesini çıkardı ve ateşe attı. Bubu tek kulağına taktığı kuş tüyü küpeyi ateşten yükselen dumanın içine doğru uzattı. Ben cebimde taşıdığım deniz kabuklu bilekliklerimden birini suya saldım. Lizbon, Wipple, Korpses ve Rimmel hızla masanın üzerinde bir bütünü oluşturan elementlere karıştı. Biz şaşkın gözlerle parçalarımızı seyrederken Keçi Morris sakalını biraz kurcaladı. Sonra ceketinin üst cebinden ufak bir kitap çıkardı. Birkaç sayfaya göz gezdirdi, sonra ortalardan bir sayfayı açtı ve sesli bir şekilde okumaya başladı:
“Göklerin ve yeryüzünün tek ve ebedi yaratıcısı! Sana ve verdiklerine şükürler olsun. İlk ve son sendendir. Var ve yok yalnızca senden gelir. Hayat ve ölüm yalnız senin ellerindedir. Bizler, senin günahkâr ve aciz kulların olarak senden başka kimseye tapınmayız. Bugün de, güneşin dünyamızı terk ettikten hemen sonra, en sevdiğin saatte senin yanında olmak için toplandık. Şükranlarımızı ve dileklerimizi kabul et!” Hepimiz kendi dini inanışı çerçevesinde duayı dinledi ve tekrarladık. Keçi Morris devam etti:
“Varlığımızın devamı ancak senin isteğinle mümkündür. Ömürlerimizi uzun kıl. Fazlalıklarımızdan arınmamızı ve eksiklerimizi bulmamızı sağla. Bu akşam, senin dört genç duacın ve onların Efendisi olarak senin gücüne sığınıyoruz. Yarattıklarının her biri kendince özgür ve bir o kadar güzeldir. Ancak bizler, senin yarattığın gezegenin koruyucusu olarak sorumluluklarımızı yerine getirmek için yardımına muhtacız. Onlar eksikler, Efendilerin Efendisi! Bir bütün olması için yarattığın, doğanın dengesini koruması için görevlendirdiğin bu kabilenin bir Okuyucu’ya ihtiyacı var. Onların kendi Okuyucu’larını bulmalarını sağla. Onların Efendisi olarak senden dileğim Okuyucu’nun kalbinde bize giden bir yol açman. Duamı duy ve kabul et, toprağın, suyun, ateşin ve havanın yaratıcısı!”
Hepimiz duasını dikkatlice dinledik ve tekrar ettik: “Duamızı duy ve kabul et, toprağın, suyun, ateşin ve havanın yaratıcısı!” Bizim tekrarımızın ardından, bir anda masanın en dış tarafındaki halkayı oluşturan tütsülenmiş otlar hoş bir koku yaymaya ve yanmış uçları kendi kendine yeşermeye başladı. Ardından odadaki tüm ışıklar söndü. Her yer zifiri karanlık oldu. Bir nefes alımlık süre için vücudumdaki suyun çekildiğini hissettim. Kısa süre sonra masadaki tütsülenmiş otlardan gümüş rengi ışıklar yükselmeye başladı. Koku daha yoğun bir hal aldı ve yeşeren otlar üzerine neon ışıklı kablolar dolanmış gibi parlak bir ışık vermeye başladı. Işık ilk önce alev kırmızısı oldu, ardından yeşile döndü, sonra buz mavisi oldu ve en son koyu bir griyi yakaladıktan sonra kayboldu. Odadaki ışıklar kendiliğinden yandı ve Lex beklenmeyen bir hamleyle elini ateşin üstüne koydu ve seslenmeye başladı. Eski dilde yakardı ve cevap aldı.
İlk kez çift taraflı bir iletişim söz konusuydu. Delice heyecanlandım. Sevinç dolu gözlerle Bubu’ya baktım. Onda ters giden bir şeyler vardı. Keyifsizce homurdandı. Bakışlarımı yakaladı ve başını önüne eğip gözlerini sımsıkı yumdu. Saçları kabarmaya başladı. Bu genelde gerçekten kızdığında olurdu. Neyin yanlış gittiğini anlamakta zorlanıyordum. Onu dikkatlice bir kez daha süzdüm. Sonra Okuyucu bize Eski Dil’de sorular sordu. Kite ve Lex onunla konuşmaya devam etti. Sesinden erkek olduğunu anlamıştık. Huzurlu hissetmeye başlamıştım. Okuyucu Eski Dil’de konuşuyor ama kendisinin kim olduğunu bilmiyordu. Bizi ve kendini tanımaması işleri biraz zorlasa da artık onu bulacağımıza emindim. Keçi Morris’e izin isteyen gözlerle bakıp elimi suya sokup sokamayacağımı sordum. İşte tam da o an felaketler silsilesi başladı. Bubu sinirli bir şekilde elini dumana soktu ve bağırmaya başladı. Keçi Morris’in gözleri neredeyse yerinden çıkacaktı. Ben vücudumdaki her hücreyle şaşırmıştım. Oldukça sesli bir şekilde hakaretler savurup masaya bir tekme salladı ve Okucuyu’nun bize bağırıp bağını koparmasıyla elini dumandan çıkarması bir oldu. Gözleri dolmuşken neredeyse tükürür gibi konuşmaya başladı. “Ahmak! Pisliğin teki! O beyinsize ihtiyacım yok!” Ardından ağlayarak üst kata doğru yöneldi. Lex onu yakalamak için peşinden koştu. Bir ara yakaladı, bileğini sıkıca kavradı ve yüzüne baktı. Bubu kısaca bir şeyler söyleyip kolunu Lex’ten kurtardı. Koşarak Okyanus Bloğu’na yöneldi. Lex’in tepki vermediğini görünce onu yakalamak için koşmaya başladım. Yolda Priya’yı gördüm. Priya Rüzgar Üfleyicilerdendi ve Bubu’nun katında kalıyordu. Bubu’ya yetişemeyeceğimi anlayınca Priya’dan, Bubu’ya sahip çıkmasını rica ettim. Beni kırmadı ve koşarak Okyanus Bloğu’na gitti. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder