Kite
Ders
sonunda Efendi Miguel’in isteği üzerinde Eski Dil’de bir dua seçtik. Ben
Okuyucu’muza bizi duyması için seslendim. İlk defa bu kez sembolümün
parladığını gördüm. Gösğümün üzerinde bir doğum lekesini andıran sembol,
arkasından ışık tutuluyormuş gibi birden aydınlandı. Bu birçok yönlendirici
için çok nadir gerçekleşirdi ve iki yönlendirici arasında bir bağ kurulmaya
başladığına işaretti. Gerçekten umutlanmıştım. Efendi’nin odadan çıkmasıyla
birlikte koşarak Toprak Bahçe’ye gittim ve elementime sıkı sıkı tutunup tekrar
denedim: “Lemiarnt! Pleomir erthakhus. Kite. Gniris dogma Lemiarntimu!”
Gözlerimi kapattım. Sımsıkı. Korkuyordum. Kendimden çok, Bubu için korkuyordum.
19 yaşına girdiği ilk gün Bubu’nun ölmesinden, koyu gri gözlerini kapatmasından
ve bir daha hiç açamaması fikri beni çileden çıkarıyordu. Sonra diğerlerini
düşünüyordum. Okuyucu olmadan hepimizin bir bir ölmesinden korkuyordum. Derin
bir nefes çekip seslenmeye devam ettim: “Dogma Lemiarntimu! Vamnada vummi
vamnadix! Dogma!” Son kez “Duy!” deyişimde toprağa öyle sert vurmuştum ki
çevremde geniş yarıklar açılmıştı. İnsanların bana baktığını hissediyordum ama
onları umursamadım. Kanlı gözyaşlarıyla dolmuş gözlerimi sildim, doğruldum ve
başım dik bir şekilde yürümeye devam ettim. Bir Toprak Çağıran olgun, erdemli
ve kuvvetli olmalıydı, oysa ben bir kız çocuğu gibi çaresizce ağlıyordum. Ama
hiç değilse artık Okuyucu’nun bir yerlerde beni duyduğunu biliyordum. En
azından Okuyucu’muz canlıydı ve bu kesinlikle iyiye işaretti. Kimi kabileler
bazı elementlerini bulamadan kayıp elementler ölmüş oluyor ve bu o kabilenin
ölümü anlamına geliyor. Geçen yıl beşinci sıradan genç bir çocuk ve bir kız bu
yüzden öldüler. Kızı uzaktan tanıyordum. Yakın arkadaşları günlerce ağlayıp yas
tutmuşlardı. Ben kendi çapımda bir flashback yaparken bir erkek sesi duydum.
“Kimsiniz?” Etrafıma bakındım. Bir anda kalbim ok hızlı çarpmaya başlamıştı.
Yoksa? Yoksa Okuyucu duymuş muydu? Tam kahkaha atmak üzereyken üst sınıfların
dersine girerken gördüğüm Efendi Morris’i gördüm. “Size kim olduğunuzu ve
Toprak Bahçe’ye neden zarar verdiğinizi sordum genç adam.” Bir anda yerin içine
girmek istedim. Bir avuç hayal kırıklığıyla “Kite Etu. Lectraos Kabilesi.
Altıncı Kademe. Üçüncü Sıra. Özürlerimi kabul edin Efendi.” Dedim.
-Gözlerinizin
kanla dolmasına neden olan nedir Bay Etu?
-Okuyucu’m
Efendi. O kayıp. Onu bulamamak konusunda endişelerim var.
-Okuyucu’na
sesleniyor musun?
-Az
önce seslendim Efendi.
-Güzel.
Öyleyse şimdi gidip kabilenin geri kalanını getir ve birlikte seslen. Dualar
değerlidir genç adam. Toplu dualar ise kutsaldır.
-İnsanlar
Okuyucu’ya seslenmenin anlamsız olduğunu, sıradan bir Okuyucu’nun bizi asla
duymayacağını söylüyor.
-İnsanlar,
konuşur genç adam. Sadece konuşurlar. İnsanların konuşmaları var olanı
değiştirmez, sadece değişik görünmesine neden olur. Ne zaman okulu
bırakacaksınız?
-Bu
sene sonunda, Efendi.
-Kabilenizde
dayanma zorluğu çeken var mı?
-Bubu Nemliola.
Henüz farkında değil ama durumu iyi sayılmaz, Efendi.
-Gün
batımında kabilenle birlikte odama gel Bay Etu. Ayinler ve Dualar dersinizi Bayan
Litra’dan aldığımı kendisine iletin.
-Böyle
bir dersimiz yok Efendi.
-Önümüzdeki
hafta içinde alacaksınız ve ben sizi seçiyorum. Şimdi Bayan Litra’yı bulun ve
kendisine söylediklerimi iletin. Renadjokha cersie novare.(Gün ışısın, genç adam)
- Seklopenza
tratiolirix Mikargo. Renadjokha.(Teşekkür ederim Efendi. Gün ışısın.).
Güzel.
Birden bire olmayan bir ders ortaya çıkmıştı ve olmaması gereken öğretmenim
beni küçük bir kız gibi mızmızlarınken görmüştü. Kusursuz başlangıç diye buna
derim diye düşündüm. Acaba şu ayin olayı tam olarak nasıl işliyordu? Gerçekten dualarla
Okuyucu bulabilir miydik? O kadar güçlenmiş miydik? Profesörler neden şimdiye
kadar bunun hakkında bir şey söylememişti? Acaba Okuyucu’muz erkek miydi? Umarım
aptal bir erkek çocuğu değildir. Umarım parayla arkadaş satın alan sürtüklerden
de değildir. Bu okul üçüncü sıradaki Nathalia Ontelo’dan bir tane daha
kaldıramaz. Hele ben hiç kaldıramam!
Nathalia pahalı kıyafetler ve değerli mücevherlerle peşinde bir kız grubu
dolaştırırdı ve onların benim için birbirini takip eden penguenlerden farkı
yoktu. Sonra kabilemize gelmesi beklenen Okuyucu’yu düşündüm.” Tanrı’m umarım o
da bizim gibidir.” dedim. Lütfen!
Eğitmen
Evi’ne gidip daha önce birkaç kez gördüğüm ama hiç dersine girmediğim orta
yaşlı kadın, Profesör Thalia Litra’yı buldum ve ders meselesini anlattım. Elini
sembolümün üstüne koydu ve “Eğer Bay Morris böyle bir karar aldıysa bu hepimiz
için en iyi olandır çocuğum. Size ait ders haklarımı Profesör Morris’e
devrettiğimi kendisine bildir.” Dedi gülümseyerek. Son derece cana yakın ve
anaç bir kadın olan Efendi Litra’nın dersini hiç almadan kaybetmem canımı
sıktı. Bay Morris’den çok daha fazla kanım ısınmıştı ona. Üstelik Bay Morris’in
birkaç tüyden oluşan çene sakalı, eski moda gözlükleri ve uzun saçlarını her
daim dağınık toplayışıyla; Efendi Litra’nın kusursuz fiziği, ince bir çizgi
halindeki koyu kırmızı dudakları, cam yeşili gözleri ve tamamı doygun ve parlak
kandan oluşan saçları karşılaştırılırsa, Litra alırdı. Ben Su Savuran’lıktan
Kan Akıtan’lığa terfi etmiş kadın profesörle ilgili kıyaslamalar yaparken,
Chuck düşüncelerimi omuz atarak bozdu. Şükürler olsun, en iyi arkadaşımın
yanımda olması gerçekten iyi geliyordu. “Yolculuk nereye lethrasso?” dedi. Ona
ayaküstü ders meselesini açıp uzun uzun nasıl zırladığımı anlatmak istemediğim
için aklıma gelen ilk şeyi söyledim.
-Harita
evine gidiyorum. Bubu’yu bulmaya. Benim için Lex’i bulur musun?
-Lex en
son tarih evindeydi.
-Güzel.
Lex’e harita evine gelmesini söyler misin? Ben Bubu’ya ulaşmaya çalışırım.
-Söylerim,
ama şimdi değil. İyi görünmüyorsun, seninle birlikte gelmek istiyorum.
Bubu’yu neden bulmak istediğimi
bilmiyordum. Sadece o an aklıma Bubu’yu görmek gelmişti. Seri adımlarla bir
407’ye yetişmeyi başardık. 400 serisi merkezin bize en büyük faydalarından
biriydi. Evler arasında geçiş yapmaya sağlayan bir toplu taşıma aracıydı. 407 Eğitim
Ev’inin olduğu caddede boydan boya gezerdi. 407’ye binip içindeki dolaptan bir
şişe soğuk su aldım. Soğuk su bana iyi gelmişti. Araç her zamanki hızında
ilerlerken merkezin telefon, kişisel bilgisayar gibi iletişim araçlarını
yasaklamasının ne kadar aptalca bir iş olduğunu düşünüyordum. Tek bir kısa
mesajla tüm kabileyi toparlayabilirdim. Merkezde teknolojik gelişmeler
istiyorsanız bölüm başkanlarının yakasına yapışıp onlardan medet ummalı ya da
izin verilmiş ihtiyaçları kendi cebinizden karşılamak zorundaydınız. Ben eve
bıraktığım telefonumu ne kadar özlediğimi düşünüp içlenirken araç durdu. Harita
evinin önünde indik. Harita evi fazla geniş olmayan avlusu, tam ortaya
kondurulmuş ufak yapay şelalesi, etrafındaki bankların başına yerleştirilmiş
küçük kitaplıklar ve her yerden fışkıran çiçekleriyle sevecen bir yerdi. Her
binada olduğu gibi bu binanın da avlusunda her elementten bir parça vardı.
Güçlü, büyük ağaçlar, bir yapay şelale, sürekli alevi yanan okuma lambaları,
ağaçların arkasından üflenen rüzgâr ve tabii ki her bankın yanında bir kitaplık
ve bir parça tütsülenmiş ot. (Tütsülenmiş otların Okuyucu’ları dinç tuttuğunu
duymuştum.)
Harita
Evi tıpkı diğer binalar gibi oldukça eski ve köklü bir binaydı. Binanın iki
köşesine yerleştirilen kulelerin uç kısımları kıvrımlı yapılmıştı ve bu, önden
bakıldığında binanın iki yandan açılmış bir harita rulosuna benzemesine neden
oluyordu. Geniş ve uzun pencereleri günün her saati ışığı içeri alıyordu. İçeri
girildiğinde müze girişlerini andıran bir giriş katı görülüyordu. Ortada Rüzgar
Üfleyiciler’in desteğiyle sürekli dönen on beş metrelik yapay bir yerküre bulunuyordu. Yerküre Dünya’nın yüz yıl önceki her ayrıntısını içinde barındırıyordu. Sürekli akan okyanus suları, rüzgarla titreyen ağaçlar, küçük taş binaların oluşturduğu yerleşim yerleri. Dünyanın yüz yıl önceden kalma hareketli bir fotoğrafı çekilip bu yerküreye yerleştirilmiş gibiydi. Yerküreye bir kez daha hayran hayran baktıktan sonra Bubu’yu bulmak için bakışlarımı koridorlara yönelttim. Harita Evi’nin giriş kat hariç her katında küçük sayılmayacak odalar vardı. Her oda bir kabileye ayrılmıştı ve odaların kapısına kabilelerin amblemleri işlenmişti. Bazı kabilelerin öğrencileri hiçbir zaman bulunamamıştı ve bu yüzden onların odaları bodrum kata taşınmış, kapıların üstüne mühür vurulmuştu. Tahmin edebileceğiniz üzere, bodrum katlara iniş yasaktı. Tıpkı bizden önceki öğrencilere anlatıldığı gibi, onlar da bize zamanında odaların eski bir kabile avcısı tarafından lanetlendiğini, o odalarda can veren çocukların olduğunu, bir kısmının Tarih Evi’nde hala çığlık atıp ağladığını anlattı. Tabii biz de iki ve üçüncü kademelere anlattık. Bizim odamıza gelince, odamızın girişinde bizim sembolümüz vardı. Beş mumluğu olan geniş bir şamdan, her oyukta bir elementin simgesi, şamdanın etrafı zeytin dalları arasına sıkıştırılmış kılıçlardan oluşan bir daireyle kaplanmış. Atalarımız kabilemizin hem barışta hem savaşta, elementlerin gücüyle parlayıp ışık saçacaklarına inanmışlar. Tam kalbimin üzerinde bulunan doğum lekesini kılıklı sembole baktım ve iç geçirdim. Ardından Bubu’yu arayan gözlerle içeri girdim.
Üfleyiciler’in desteğiyle sürekli dönen on beş metrelik yapay bir yerküre bulunuyordu. Yerküre Dünya’nın yüz yıl önceki her ayrıntısını içinde barındırıyordu. Sürekli akan okyanus suları, rüzgarla titreyen ağaçlar, küçük taş binaların oluşturduğu yerleşim yerleri. Dünyanın yüz yıl önceden kalma hareketli bir fotoğrafı çekilip bu yerküreye yerleştirilmiş gibiydi. Yerküreye bir kez daha hayran hayran baktıktan sonra Bubu’yu bulmak için bakışlarımı koridorlara yönelttim. Harita Evi’nin giriş kat hariç her katında küçük sayılmayacak odalar vardı. Her oda bir kabileye ayrılmıştı ve odaların kapısına kabilelerin amblemleri işlenmişti. Bazı kabilelerin öğrencileri hiçbir zaman bulunamamıştı ve bu yüzden onların odaları bodrum kata taşınmış, kapıların üstüne mühür vurulmuştu. Tahmin edebileceğiniz üzere, bodrum katlara iniş yasaktı. Tıpkı bizden önceki öğrencilere anlatıldığı gibi, onlar da bize zamanında odaların eski bir kabile avcısı tarafından lanetlendiğini, o odalarda can veren çocukların olduğunu, bir kısmının Tarih Evi’nde hala çığlık atıp ağladığını anlattı. Tabii biz de iki ve üçüncü kademelere anlattık. Bizim odamıza gelince, odamızın girişinde bizim sembolümüz vardı. Beş mumluğu olan geniş bir şamdan, her oyukta bir elementin simgesi, şamdanın etrafı zeytin dalları arasına sıkıştırılmış kılıçlardan oluşan bir daireyle kaplanmış. Atalarımız kabilemizin hem barışta hem savaşta, elementlerin gücüyle parlayıp ışık saçacaklarına inanmışlar. Tam kalbimin üzerinde bulunan doğum lekesini kılıklı sembole baktım ve iç geçirdim. Ardından Bubu’yu arayan gözlerle içeri girdim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder