27 Temmuz 2012 Cuma

Onlar Kim?

Alexander Naslov. Kısaca Lex. Bir Ateş Yoğuran. Kolyesinin içinde taşıdığı yeşil renkli canlı alevi Rimmel en sevdiği canlı. Okul dışında gününün neredeyse tamamını Uyku Evi'nde kara kara düşünerek geçiriyor. Okula 14 yaşına girdiği gün geldi. O okula geldikten birkaç ay sonra, güçlü bir Ateş Yoğuran olan annesi Cleo Rogger, beklenmeyen ve arkasında birçok soru işareti bırakan bir kalp krizi nedeniyle öldü. Ölümden iki ay sonra babası Bill Rogger, Tayvan'lı bir mankenle evlendi. Lex o gün eve dönmemeye yemin etti. Annesinin ölümünden babasını sorumlu tutuyor. Gelir kaynağı merkeze yapılan yardımlardan onun payına düşen kısım ve kazandığı burs.

Charles Irish. Ya da Chuck. Su Savuran. Buz mavisi gözleri ve canlı ve beyaz ten rengiyle hep okulun gözde çocuklarından oldu. Ama o her şeye daha duygusal yaklaşmayı tercih ediyor. Merkeze gelmek için okuduğu okulu bıraktı ve ailesiyle büyük sorunlar yaşadı. Şimdi o da Lex gibi aile kavramını yitirdi ve okul bursuyla geçiniyor. Sürekli başka kabilelerin maskotlarıyla ortalıktan kaybolan su dalgası Wipple'dan daha çok değer verdiği tek canlı Toprak Çağıran Kite.

Kite Etu.Yetenekli bir Toprak Çağıran. Elementine gerçekten bağlı. Fazla uzun olmayan boyuna rağmen, kaslı ve iri yapısı toprağı şekillendirmesinde ona kolaylık sağlıyor. Annesi saygın Toprak Çağıranlar'dan Elka Etu. Oğlunun Okuyucu'yu bulacağına yürekten inanıyor ve desteğini oğlunun kabilesinden esirgemiyor. Charles'ın annesinin aksine Bayan Etu, oğlunun kabilesiyle daha sağlıklı yaşayacağının farkında. Kite ise annesinin tüm olgun ve sevecen yanlarını almış bir genç. Sürekli koluna dolayıp gezdiği sarmaşığı Korpses, sinirlendiğinde sahibi kadar olgun olmayı maalesef beceremiyor.

Bubu Nemliola. Biraz tembel ve çokça şamatacı Rüzgar Üfleyen. İri gri gözleriyle etrafı gözeklemekten delice zevk alıyor. Kabilenin tek kızı olmak onu hiçbir zaman sıkmadı. İçindeki erkek çocuğunu kabilesiyle birlikteyken sıkça dışavuruyor. Uzun boylu ve cılız olmamakla birlikte yapılı da sayılamayacak bir vücuda sahip. Ailesi oldukça zengin ve kızları Bubu'ya Avrupa'daki evlerinden sık sık maddi yardım yapıyor. Kabilede en yakını Lex olsun isterdi, ama annesi öldüğü gün tanıdığı -ve şu sıralar çok özlediği- Lex'i kaybetti. Bu yüzden vaktinin çoğunu odasında kırmızı toz bulutu Lizbon'la geçiriyor.

Okuyucu. Henüz kim olduğunu kendisi de bilmiyor. 16 Kasım'da doğdu ve 19 Kasım'da Bayan Giller tarafından evlatlık olarak alındı. Şu an ailesiyle arasını açmamak şartıyla yerleştiği öğrenci evinde üç erkekle birlikte kalıyor. En yakın dostu Ucube Stewart. Bir de sürekli onun için dua eden insanların sesleri. Bir barda gündüzleri barmenlik yapıyor. Evinin yakınlarındaki körfezi oldukça seviyor. Son zamanlarda artan baş dönmeleri dışında onu üzen hiçbir şey yok.

Bölüm 5


Okuyucu



                Yataktan kalmamak için çok çaba versem de kendimi ayakta buldum. İlginç bir şekilde günün genelde bu saatlerinde birinin bana seslendiği hissine kapılıyordum. Hiçbir ses duymadığım halde birinin benimle konuştuğunu sanıyordum. Aptalcaydı ve bu ev arkadaşlarımı korkutuyordu. Müzik setinin oynat tuşuna bastığım anda başımla ritim tutmaya başladım. Sabahları sağlam müzik dinleyerek ayılmak gibisi yoktu. Alt kata inip duşta kimsenin olup olmadığını kontrol ettim ve “Tanrı’m lütfen biri benden önce duşa girmesin, yalvarırım.” Diyerek geri dönüp bir havlu, lif ve şampuanlarımı alıp banyoya koştum. Duam duyulmuş olmalı ki ben kapıyı kapattıktan on saniye kadar sonra kapı yumruklandı. Oldukça kibirli bir kahkaha patlatıp “Bu kez bende dostum!” dedim. Keyifle duşumu aldım ve havluma sarılıp yukarı çıktım. Saçlarıma şekil verdikten hemen sonra odamda her zaman kilitli olmak zorunda olan mini buzdolabını açtım ve bir bira aldım. Daha iyi hissettiğime inanarak alt kata indim. Trevor’ın kız arkadaşının kusursuz ve oldukça lezzetli sandviçlerinden iki tane aldım. Üst kata çıkana kadar birini bitirmiştim bile. Diğerini de arabanın anahtarlarını ararken bitirdim. Bugün Çarşambaydı ve araba benimdi. Ev düzenine göre, istisnai durumlar dışında araba herkeste ikişer gün kalıyordu. Dört kişilik bir öğrenci evinde tek istisnai durum birimizin gerçekten güzel bir kız tavlamasıydı. Önce oldukça kilolu ve oldukça disiplinli anneme, oradan kız kardeşim Maggy’ye uğradım. Annemden biraz kredi çekip, ardından mutfaktan birkaç gün yetecek kurabiye çaldıktan sonra Maggy’nin misafir ettiği süslü ve bazıları gerçekten güzel arkadaşlarına en sempatik gülüşümü gönderdim ve bara gittim.
                Bar çoğu zamanın aksine bugün daha boştu ve bu benim için yan gelip yatılacak güzel bir gün demekti. Havluyu sırtıma atıp 37 ekran televizyonu açtım ve kanallarda gezinmeye başladım. Bir ara birinin adımı söylediğini duydum. Sağa sola bakındım ama görünürde beni çağıran, hatta bana doğru bakan biri bile yoktu. Birkaç dakika sonra tekrar: “Okuyucu! Ben Toprak Çağıran’ın. Kite. Bizi duy Okuyucu’m!”. Bu kez neredeyse gerçek gibiydi ve ilk kez bu kadar net duymuştum. Sesin dışarıdan gelmediğinin farkındaydım. Doğum lekemin tam üstünde bir yanma hissettim. Sonra kendime bir öneride bulundum: “Sabahları bira içmekten vazgeç.”. Ardından başımı televizyona çevirdim ve kanal değiştirmeye devam ettim.

Bölüm 4


Charles




“Bir eski sevgiliyi unutmanın en iyi yolu sıkı çalışmaktır. Her zaman böyleydi ve hep böyle olacak.”. Beynimi kemiren Merve meselesini bir kenara attıktan hemen sonra Wipple’ı kontrol ettim ve hızlı adımlarla kabileme yetiştim. İlk ders Eski Dil’di. Kapıya yapılmış eski bir dua sayesinde sınıfa girdiğimiz anda hepimizin beyni son derece yüksek kapasiteyle çalışıyormuş gibi olmaya başladı yine. Muhtemelen şu yoga yapanların “çakralarını açma” olayını bizim öğretmenlerimiz hızlı öğrenmemiz için bize yapıyorlardı. Dört senede ikisi anadil gibi olmakla birlikte 5 dil öğrenmiştik. Ayrıca her kabile üyesi istediği herhangi bir dili daha almak zorundaydı. Anadil olanlar tabii ki Eski Dil ve Ortanca Dönem Geçiş Dili’ydi. Biz orta dönem dili için “Mukaritla” kelimesini kullanıyorduk. Her birimiz elementlerimizde son derece iyiydik ama onları kullanabilmemiz için Eski Dil’deki istek cümlelerine ihtiyacımız vardı. Çünkü henüz bir Okuyucu edinmemiştik.
Selam yabancı;
Bu benim ve kabilem Lectraos’un hikâyesi. Bu sayfayı Nephalium Yatılı Eğitim Merkezi, Dil Evi, Akran Kabileler Sınıfı 7’de Eski Dil dersini beklerken yazıyorum. Bu derste eski bilimsel metinleri çevireceğiz. Yani oldukça sıkıcı olacak. Sıkıntı depomda yer açabilmek için canımı sıka diğer şeyleri sana yazmaya karar verdim. İlk görevin bizi tanımak olacak.
Her kabile dört ana element ve bir Okuyucu’dan oluşur. Bundan yaklaşık iki bin yıl önce insanlar ile doğanın efendileri arasında çıkan bir savaş sonucu tüm element yönlendiricileri dünyanın çeşitli yerlerine dağıtılmış. Zamanla nüfusumuz artmış ve kabileler oluşmaya başlamış. Ancak insanoğlu kendisinden güçlü olan her şeyi yok etmeye kararlıymış. Bu yüzden ikinci bir savaş çıkmış. Yine dağıtılmışız ve dillerimizin unutulması için verilen çabalar olumlu sonuçlanmış. Her birimizin 19 yaşına kadar vakti var. Eğer kabilemizi tamamlayamazsak muhtemelen otuzlu yaşlarda öleceğiz. Çünkü kabile üyeleri birbirinden uzak olduğu süre boyunca güç kaybediyor. Bir bütün olmak zorundayız. Bunun da tek yolu Okuyucu’yu bulmaktan geçiyor. Kabiledeki element sayısı ne kadar az olursa kabile üyeleri o kadar çabuk ölür. Bubu henüz Okuyucu olmadan öleceğimizi bilmiyor çünkü onun sarsıntıları erken başladı. Muhtemelen içimizden ilk ölen o olacak ve yaşam dersi profesörü Adam Kleom bunu Bubu’ya anlatmamamız gerektiğini söyledi. Bubu’i seviyorum ve ölmesini istemiyorum. Bu yüzden Okuyucu’yu bulmak önemli. Birazdan Profesör Miguel’in gelmesiyle ilk savaş döneminde kullanılan dilin pratiğini yapacağız.
                Günlüğümün ilk sayfasının böylece sonuna gelmiştim. Bir günlük tutmak her şeyi daha kolaylaştırıyordu. Huzurla kapattığım defterimi buzdan bir kilitle kilitledim: “Lima nor kharkome!”(Sadece benimleyken açıl!). Profesör Andante Miguel dersliğe girdi. “Renadjokha limuaran.”(Gün ışısın sınıf.) Herkes kendi sembolünün üstüne iki parmağını koyarak “Renadjokha Mikargo”(Gün ışısın Efendi) dedi.
                -Kapsua linna khu sat?(Gününüz nasıl geçiyor?)
                -Kapsumir ekhos khu sat Mikargo. (Günümüz güzel geçiyor, Efendi.)
                -Antela vummi stamirix.(Buna çok sevindim.)
                -Seklopenza tratioliris. (Teşekkür ederiz.)

Bölüm 3


Kite



Chuck buz mavisi gözlerine yerleştirdiği kusursuz tebessümüyle yanımıza geldi. Kucağındaki haritaları masaya bıraktı. İçten bir ses tonuyla “Renadjokha slipparemu.”(Gün ışısın, dostlarım) dedi. “Renadjokha lethrasso.”(Gün ışısın, kardeşim) dedim. Tanrı biliyor, toprak ve su ne kadar bütünse, biz de o kadar bütündük Chuck’la. Göğsündeki sembolünü açık bırakmak için kalbinin üzerine pençe atılıp yırtılmış gibi duran mavi bir tişört, siyah bir kot giymişti. Cepleri yine sürekli şıkırdayan, enerjisi yüksek taşlardan yapılmış bileklikleriyle doluydu. Cebinden gelen şıkırtılar eşliğinde getirdiği haritalardan iki tanesini açıp önümüze serdi. Lex şaşkın bakışlarla onu izlerken bir an gözbebekleri bir kedininki gibi ince siyah bir çizgi halini aldı. Ben haritaları neden getirdiğini düşünürken Bubu, ondan beklenmeyecek bir zarafetle ayaklarını masadan indirip doğruldu ve Chuck’a yardım etti. Biz hala Lex’le birbirimize bakarken Bubu ne olduğunu anlamıştı. Chuck bizim aptal bakışlarımızdan kurtulmak için söze girdi:
“Kızlar(!), biliyorsunuz. Birkaç ay içinde Okuyucu’muzu bulmak için okuldan çıkarılacağız. Ben de bu yüzden harita odasına bir gezi düzenledim ve Okuyucu’yu bulmak için nerelere bakmamız gerektiğine birlikte karar verelim istedim. Bubu Avrupa’dan geldi. Yani Avrupa’da bir Okuyucu bulma olasılığımız çok düşük. Lex Çin’den geldiği için orayı da eliyorum. Kite İran’dan geldi. Ben de Grönland’dan.  Geri kalan her yerde olabilir. Bu yüzden Bubu’den ricam sevgili babasıyla bir anlaşmaya varıp biz buralardayken sembolümüzü taşıyan birini bulmak için biraz yardımcı olmasını sağlaması.”
Bubu gözlerini kırpıştırıp: “Emredersiniz Komutan Grönland!” dedi. Oldukça sesli bir kahkaha patlattı. Bubu’in alaycı tavırlarının Chuck ve Lex’i sıktığının farkındaydım. Ortamı yumuşatmak için Lex’e fikrini sordum. Doygun sesiyle:  “Son derece mantıklı. Yola çıkmadan evvel birkaç ufak hazırlık fena olmaz.” Dedi. Sembolümüzü her yerde belli edemezdik. Merkez yasalarına göre her kabile eksik elemanlarını olabildiğince gizli ve masum insanlara hiçbir şekilde zarar vermeden bulmalıydı. Kabile gizliliğinden daha üstün tek şey merkez gizliliğiydi. Okuyucu’yu bulmak için ürettiğimiz yeni fikirlere odaklanırken bir saat kadar oyalanmıştık. Yarım saat içinde ders başlayacaktı ve biz hala ana salondaydık. Kabileme saati hatırlattıktan sonra sarmaşığım Korpses’i pazıbandı gibi koluma doladım. Hızlıca koluma sıkı sıkı sarıldı ve beni bir lisenin futbol takımındaki takım kaptanı gibi göstermeyi başardı. Bubu kırmızı renkli bir toz bulutu halindeki Lizbon’u ince bir şal gibi boynuna doladı. Lex avcunda tuttuğu yeşil alevi her gün gaz yağı sürdüğü geniş ve içi boş kolyesinin ucuna doğru uzattı. Rimmel hızlıca kolyenin içine oturdu. Chuck bir hortum gibi masanın köşesinde dönüp duran Wipple’ı cebindeki şıkırtılı bilekliklerin arasından çıkardığı içi boş bir cam yüzüğe doğru ittirdi. Wipple huysuzluk çıkarmadan boş cam yüzüğün içine doğru akıp gitti. Her birimiz, elementlerimize daha sıkı tutunmak için Efendi Stalondora tarafından canlandırılmış birer parça taşımak zorundaydık. Benim sürekli kırmızı ve beyaz çiçekler açan bir sarmaşığım, Bubu’in renkli bir toz bulutu, Lex’nun yeşil bir alev topu ve Chuck’ın hareket etmeyi çok seven bir su dalgası vardı. Onlara evcil hayvan muamelesi yapmaktan çok zevk alıyorduk.

Bölüm 2


Alexander



Bir yandan tırnak uçlarımı keskinleştirerek pençeye benzemelerini sağlayıp bir yandan kafamı arkaya çevirmeden nasıl Limm’i görebileceğimi hesaplamaya çalışıyordum. Ayrıca Bubu’nun ayaklarını masadan indirmesi için bu kez nasıl bir vaaz düzenlemem gerektiği de ayrı bir konuydu. Tanrı’m! Bir insan nasıl hem fazla kız hem fazla erkek olabilirdi? Bubu bu sorunun nefes alıp verebilen cevabıydı. Bir yandan geçen yıl kabilemizden üç puan düşürülmesine neden olan renkli bukleleriyle oynayıp tatlı tatlı gülümsüyor, bir yandan ayaklarını masaya uzatmış bedeni her an sandalyesinden düşecekmiş gibi uzanıyordu. Şimdilik 4 kişi olan kabilemizdeki tek kız olduğundan mı bilinmez Bubu her gün biraz daha erkek gibi davranıyordu. Ve bazen birden bire “fazla kız” oluyordu. Akşamları Eğlence Evi’nde Amerikan futbolu, NBA maçları ve hatta bazen Amerikan güreşi izliyor, gündüzleri ise gönül rahatlığıyla “Millet dün Pearl Caddesi’nde gördüğüm elbiseyi kesinlikle bugün almalıyım!” diyebiliyordu. Onda kişilik bölünmesi olduğuna gün geçtikçe daha çok emin oluyordum.
Aslında ilk sene neredeyse her şey güzeldi. Henüz aptal çocuklardık ve söylenen her şeyi yapıyorduk. Ödevler, okul gezileri, aile görüşmeleri, tekrar ödevler, tekrar tekrar ödevler… İkinci sene veli görüşmelerinin kaldırılmasıyla önce ödevleri aksatmaya başladık. Ardından okul gezilerinde “aykırı hareketler” yaptık. (Tanrı aşkına! Sadece lunaparktaki gondolun biraz daha hızlı gitmesi için dört kabile organize olup aynı anda Rüzgâr Üfleyiciler’in yardımıyla gondolu ters çevirivermiştik. Biz sadece biraz daha hızlı olsun istiyorduk hepsi bu.) Bubu’nun geçen yıl yaptığı “renkli bukle şovu” ve benim Limm’le ilk öpücüğümün Yatakhane görevlisi tarafından yakalanması bize eksi puan olarak geri döndü.  Kite ve Chuck’ın geçen yıl bahçede düzenlediği “çamur topları” partisindeki suçu düşük sınıf kabilelerden birinin üstüne atan Bubu’ya istemeyerek de olsa hala teşekkür ediyorum. Şimdiye kadar üç yılı ailemizden tamamen ayrı olmak üzere dört yıl geçirdiğimiz bu okulda bu sene altıncı kademe olmuştuk. Birkaç ay içinde okuldan çıkarılacak ve kabilemizin son elemanı “Okuyucu”yu almadan merkeze geri dönemeyecektik. Okuyucu’muzu bulmak için şu ana kadar fazla çabaladığımız söylenemezdi. Merkezin internet sitesine reklam vermiş, diğer iki merkeze haber vermiş ve bu yoğun(!) çabalardan sonra yan gelip yatmıştık.
Sorun şu ki Bubu bugüne kadar Avrupa’da son derece iyi koşullarda yaşamış, annesiyle yaşadığı ufak sorunlar dışında pek bir dertle boğuşmamıştı. Onun için Okuyucu’yu bulamamak sadece “havadan mahrum kalmak ve insan olmak”tı. Ancak ben ve Chuck için merkezde kalmanın önemi büyüktü. Çünkü Chuck merkeze taşınabilmek için ailesiyle arasını açmıştı ve merkezden aldığı bursu saymazsak beş parasızdı. Ben de annemin vefatından sonra babamın başka biriyle evlendiği haberini aldıktan sonra bir daha eve dönemeyeceğimi anladım. Dolayısıyla Bubu için merkezden atılmak pek bir şey ifade etmese de biz yaşama tutunmak için Okuyucu’yu bulmalıydık.  Kite’ın orta boylu, balıketli ve sempatik annesinin bizi sonsuza kadar evinde ağırlayabileceğini biliyordum. Ama kendi yolumda yürümeye kararlıydım. Ve her ne kadar bunu düşünmek istemesem de, Okuyucu olmadan en fazla otuz yıl yaşayabiliriz ve bu beni korkutuyor. Ben tüm bunları düşünürken Kite omzuma dokunup beni kendime getirdi. Arkamı dönüp Chuck’a baktım. Su dalgası(gerçekten su dalgası) saçlarını bir eliyle düzeltmeye çalışırken kucağındaki harita rulolarıyla yanımıza geldi. 

Bölüm 1


Bubu




                Saçlarımın uçlarındaki bukleleri parmağıma dolayıp gülümseyerek içeri girdim. Tek koluma sığdırdığım iki büyük kitap ve ince küçük bir defteri tutmakta biraz zorlanıyordum. Bu yüzden kısa süreliğine gözlerimi kapatıp fısıldadım: “Akhilov netraux.”(Yukarıya üfle.).  Koluma binen yükün hafiflediğini hissedince adımlarımı sıklaştırıp üzerinde kalbimin üstündekiyle aynı sembol bulunan masaya geçtim. Kite’a göz kırptım ve kitaplarımı gürültülü bir şekilde masanın üstüne bıraktım.  Yan masadaki Lucky Luke tanıdık –ve bir o kadar itici- gülümsemesiyle bana gerçekten sakar olduğumu hatırlatan bir bakış attı. Ona olabildiğince kibar bir hareketle sırtımı dönüp Kite’a ilk dersin başlamasına ne kadar kaldığını sordum.
Ortak dersimizin başlamasına bir saatten fazla zaman vardı ve bu bir saate yakın bir süre boyunca keyif yapabileceğim anlamına geliyordu. Salonda herhangi bir Efendi’nin olup olmadığına baktıktan hemen sonra ayaklarımı masaya uzattım. Yemek masasına ayaklarımı uzatmam konusunda annemin sıkıcı vaazlarını duymayalı 3 sene olmuştu. Dört senedir Nephalium Yatılı Eğitim Merkezi’ndeydim. Altıncı kademe bir Rüzgâr Üfleyiciydim ve halimden son derece memnundum. Tekrar sol elimi bukleme götürürken tam şu anda karamelli mochiatonun beni nasıl mutlu edeceğini düşündüm.
Bu sırada Alexander kan çanağı olmuş gözleriyle beni süzüp –ki bunun tek nedeni ayaklarımı masaya uzatmamdı- karşıma oturdu. Renadjokha dedikten sonra bizden de aynı selam sözünü duydu ve biraz olsun gülümsedi. Ateş Çocuk’un içine kapanık günleri yine başlıyor olmalıydı. Sorunun Limm’le alakalı olduğuna iddiaya girebilirdim. Limm salonun dördüncü sırasında oturan “Spell” kabilesinin Toprak Çağıran’ıydı. Teni hakkında bir renk betimlemesi yapmak son derece zordu. Sanırım karamelin içine bir parça limon sarısı eklendiğinde ortaya çıkan o acayip kil rengini andıran teninin altında tipik, basit yapılı bir genç kız beyni vardı. Boyu uzun sayılabilirdi. Siyah zeytine benzeyen gözleri, iri bir burnu ve zayıf sayılamayacak bir vücudu vardı. Oysa Ateş Çocuk (ona ateş çocuk dememden nefret eden ateş çocuk) ölü beyazı teni, bal renginden ziyade turuncu olan gözleri, kaslı fiziği ve sert hareketleriyle ondan çok daha iyilerine layıktı. Üçüncü sıra kabilesi olduğumuz için her birimizin saçları elementini temsil edecek nitelikteydi. Lex’in saçları kısa, dalgalı ve tamamıyla alevdi. Chuck’ın kısa saçları sürekli içinde bir şeyler dalgalanıyormuş gibi duran okyanus mavisi sık buklelerden oluşuyordu. Eğer saçlarını biraz uzatırsa rahatlıkla “Bonus” olabilirdi. Toprak Çağıran’ımız Kite, Bob Marley hastası olduğu için “kesinlikle rastalı” koyu kahve saçlarıyla aramızda en doğal görüneniydi. Saçları oyun hamurundan biraz daha gerçekçi bir maddeden yapılmışa benziyordu. En azından benimki gibi yoğun bir bulut halinde değildi. Ve evet, geçen yıl kimya laboratuvarından birkaç tehlikeli ama renkli gaz çalıp saç uçlarımı eflatun ve maviye boyadığım için hala pişman değilim!