Alexander Naslov. Kısaca Lex. Bir Ateş Yoğuran. Kolyesinin içinde taşıdığı yeşil renkli canlı alevi Rimmel en sevdiği canlı. Okul dışında gününün neredeyse tamamını Uyku Evi'nde kara kara düşünerek geçiriyor. Okula 14 yaşına girdiği gün geldi. O okula geldikten birkaç ay sonra, güçlü bir Ateş Yoğuran olan annesi Cleo Rogger, beklenmeyen ve arkasında birçok soru işareti bırakan bir kalp krizi nedeniyle öldü. Ölümden iki ay sonra babası Bill Rogger, Tayvan'lı bir mankenle evlendi. Lex o gün eve dönmemeye yemin etti. Annesinin ölümünden babasını sorumlu tutuyor. Gelir kaynağı merkeze yapılan yardımlardan onun payına düşen kısım ve kazandığı burs.
Charles Irish. Ya da Chuck. Su Savuran. Buz mavisi gözleri ve canlı ve beyaz ten rengiyle hep okulun gözde çocuklarından oldu. Ama o her şeye daha duygusal yaklaşmayı tercih ediyor. Merkeze gelmek için okuduğu okulu bıraktı ve ailesiyle büyük sorunlar yaşadı. Şimdi o da Lex gibi aile kavramını yitirdi ve okul bursuyla geçiniyor. Sürekli başka kabilelerin maskotlarıyla ortalıktan kaybolan su dalgası Wipple'dan daha çok değer verdiği tek canlı Toprak Çağıran Kite.
Kite Etu.Yetenekli bir Toprak Çağıran. Elementine gerçekten bağlı. Fazla uzun olmayan boyuna rağmen, kaslı ve iri yapısı toprağı şekillendirmesinde ona kolaylık sağlıyor. Annesi saygın Toprak Çağıranlar'dan Elka Etu. Oğlunun Okuyucu'yu bulacağına yürekten inanıyor ve desteğini oğlunun kabilesinden esirgemiyor. Charles'ın annesinin aksine Bayan Etu, oğlunun kabilesiyle daha sağlıklı yaşayacağının farkında. Kite ise annesinin tüm olgun ve sevecen yanlarını almış bir genç. Sürekli koluna dolayıp gezdiği sarmaşığı Korpses, sinirlendiğinde sahibi kadar olgun olmayı maalesef beceremiyor.
Bubu Nemliola. Biraz tembel ve çokça şamatacı Rüzgar Üfleyen. İri gri gözleriyle etrafı gözeklemekten delice zevk alıyor. Kabilenin tek kızı olmak onu hiçbir zaman sıkmadı. İçindeki erkek çocuğunu kabilesiyle birlikteyken sıkça dışavuruyor. Uzun boylu ve cılız olmamakla birlikte yapılı da sayılamayacak bir vücuda sahip. Ailesi oldukça zengin ve kızları Bubu'ya Avrupa'daki evlerinden sık sık maddi yardım yapıyor. Kabilede en yakını Lex olsun isterdi, ama annesi öldüğü gün tanıdığı -ve şu sıralar çok özlediği- Lex'i kaybetti. Bu yüzden vaktinin çoğunu odasında kırmızı toz bulutu Lizbon'la geçiriyor.
Okuyucu. Henüz kim olduğunu kendisi de bilmiyor. 16 Kasım'da doğdu ve 19 Kasım'da Bayan Giller tarafından evlatlık olarak alındı. Şu an ailesiyle arasını açmamak şartıyla yerleştiği öğrenci evinde üç erkekle birlikte kalıyor. En yakın dostu Ucube Stewart. Bir de sürekli onun için dua eden insanların sesleri. Bir barda gündüzleri barmenlik yapıyor. Evinin yakınlarındaki körfezi oldukça seviyor. Son zamanlarda artan baş dönmeleri dışında onu üzen hiçbir şey yok.
27 Temmuz 2012 Cuma
Bölüm 5
Okuyucu
Yataktan
kalmamak için çok çaba versem de kendimi ayakta buldum. İlginç bir şekilde
günün genelde bu saatlerinde birinin bana seslendiği hissine kapılıyordum.
Hiçbir ses duymadığım halde birinin benimle konuştuğunu sanıyordum. Aptalcaydı
ve bu ev arkadaşlarımı korkutuyordu. Müzik setinin oynat tuşuna bastığım anda
başımla ritim tutmaya başladım. Sabahları sağlam müzik dinleyerek ayılmak
gibisi yoktu. Alt kata inip duşta kimsenin olup olmadığını kontrol ettim ve
“Tanrı’m lütfen biri benden önce duşa girmesin, yalvarırım.” Diyerek geri dönüp
bir havlu, lif ve şampuanlarımı alıp banyoya koştum. Duam duyulmuş olmalı ki
ben kapıyı kapattıktan on saniye kadar sonra kapı yumruklandı. Oldukça kibirli
bir kahkaha patlatıp “Bu kez bende dostum!” dedim. Keyifle duşumu aldım ve
havluma sarılıp yukarı çıktım. Saçlarıma şekil verdikten hemen sonra odamda her
zaman kilitli olmak zorunda olan mini buzdolabını açtım ve bir bira aldım. Daha
iyi hissettiğime inanarak alt kata indim. Trevor’ın kız arkadaşının kusursuz ve
oldukça lezzetli sandviçlerinden iki tane aldım. Üst kata çıkana kadar birini
bitirmiştim bile. Diğerini de arabanın anahtarlarını ararken bitirdim. Bugün
Çarşambaydı ve araba benimdi. Ev düzenine göre, istisnai durumlar dışında araba
herkeste ikişer gün kalıyordu. Dört kişilik bir öğrenci evinde tek istisnai
durum birimizin gerçekten güzel bir kız tavlamasıydı. Önce oldukça kilolu ve
oldukça disiplinli anneme, oradan kız kardeşim Maggy’ye uğradım. Annemden biraz
kredi çekip, ardından mutfaktan birkaç gün yetecek kurabiye çaldıktan sonra
Maggy’nin misafir ettiği süslü ve bazıları gerçekten güzel arkadaşlarına en
sempatik gülüşümü gönderdim ve bara gittim.
Bar
çoğu zamanın aksine bugün daha boştu ve bu benim için yan gelip yatılacak güzel
bir gün demekti. Havluyu sırtıma atıp 37 ekran televizyonu açtım ve kanallarda
gezinmeye başladım. Bir ara birinin adımı söylediğini duydum. Sağa sola
bakındım ama görünürde beni çağıran, hatta bana doğru bakan biri bile yoktu.
Birkaç dakika sonra tekrar: “Okuyucu! Ben Toprak Çağıran’ın. Kite. Bizi duy
Okuyucu’m!”. Bu kez neredeyse gerçek gibiydi ve ilk kez bu kadar net duymuştum.
Sesin dışarıdan gelmediğinin farkındaydım. Doğum lekemin tam üstünde bir yanma
hissettim. Sonra kendime bir öneride bulundum: “Sabahları bira içmekten vazgeç.”.
Ardından başımı televizyona çevirdim ve kanal değiştirmeye devam ettim.
Bölüm 4
Charles
“Bir eski sevgiliyi unutmanın en
iyi yolu sıkı çalışmaktır. Her zaman böyleydi ve hep böyle olacak.”. Beynimi
kemiren Merve meselesini bir kenara attıktan hemen sonra Wipple’ı kontrol ettim
ve hızlı adımlarla kabileme yetiştim. İlk ders Eski Dil’di. Kapıya yapılmış
eski bir dua sayesinde sınıfa girdiğimiz anda hepimizin beyni son derece yüksek
kapasiteyle çalışıyormuş gibi olmaya başladı yine. Muhtemelen şu yoga
yapanların “çakralarını açma” olayını bizim öğretmenlerimiz hızlı öğrenmemiz için
bize yapıyorlardı. Dört senede ikisi anadil gibi olmakla birlikte 5 dil
öğrenmiştik. Ayrıca her kabile üyesi istediği herhangi bir dili daha almak
zorundaydı. Anadil olanlar tabii ki Eski Dil ve Ortanca Dönem Geçiş Dili’ydi.
Biz orta dönem dili için “Mukaritla” kelimesini kullanıyorduk. Her birimiz
elementlerimizde son derece iyiydik ama onları kullanabilmemiz için Eski
Dil’deki istek cümlelerine ihtiyacımız vardı. Çünkü henüz bir Okuyucu
edinmemiştik.
Selam yabancı;
Bu benim ve kabilem Lectraos’un hikâyesi. Bu sayfayı Nephalium Yatılı Eğitim
Merkezi, Dil Evi, Akran Kabileler Sınıfı 7’de Eski Dil dersini beklerken
yazıyorum. Bu derste eski bilimsel metinleri çevireceğiz. Yani oldukça sıkıcı
olacak. Sıkıntı depomda yer açabilmek için canımı sıka diğer şeyleri sana
yazmaya karar verdim. İlk görevin bizi tanımak olacak.
Her kabile dört ana element ve bir Okuyucu’dan oluşur. Bundan yaklaşık
iki bin yıl önce insanlar ile doğanın efendileri arasında çıkan bir savaş
sonucu tüm element yönlendiricileri dünyanın çeşitli yerlerine dağıtılmış.
Zamanla nüfusumuz artmış ve kabileler oluşmaya başlamış. Ancak insanoğlu
kendisinden güçlü olan her şeyi yok etmeye kararlıymış. Bu yüzden ikinci bir
savaş çıkmış. Yine dağıtılmışız ve dillerimizin unutulması için verilen çabalar
olumlu sonuçlanmış. Her birimizin 19 yaşına kadar vakti var. Eğer kabilemizi
tamamlayamazsak muhtemelen otuzlu yaşlarda öleceğiz. Çünkü kabile üyeleri
birbirinden uzak olduğu süre boyunca güç kaybediyor. Bir bütün olmak
zorundayız. Bunun da tek yolu Okuyucu’yu bulmaktan geçiyor. Kabiledeki element
sayısı ne kadar az olursa kabile üyeleri o kadar çabuk ölür. Bubu henüz Okuyucu
olmadan öleceğimizi bilmiyor çünkü onun sarsıntıları erken başladı. Muhtemelen
içimizden ilk ölen o olacak ve yaşam dersi profesörü Adam Kleom bunu Bubu’ya
anlatmamamız gerektiğini söyledi. Bubu’i seviyorum ve ölmesini istemiyorum. Bu
yüzden Okuyucu’yu bulmak önemli. Birazdan Profesör Miguel’in gelmesiyle ilk
savaş döneminde kullanılan dilin pratiğini yapacağız.
Günlüğümün
ilk sayfasının böylece sonuna gelmiştim. Bir günlük tutmak her şeyi daha
kolaylaştırıyordu. Huzurla kapattığım defterimi buzdan bir kilitle kilitledim:
“Lima nor kharkome!”(Sadece benimleyken açıl!). Profesör Andante Miguel
dersliğe girdi. “Renadjokha limuaran.”(Gün ışısın sınıf.) Herkes kendi
sembolünün üstüne iki parmağını koyarak “Renadjokha Mikargo”(Gün ışısın Efendi)
dedi.
-Kapsua
linna khu sat?(Gününüz nasıl geçiyor?)
-Kapsumir
ekhos khu sat Mikargo. (Günümüz güzel geçiyor, Efendi.)
-Antela
vummi stamirix.(Buna çok sevindim.)
-Seklopenza
tratioliris. (Teşekkür ederiz.)
Bölüm 3
Kite
Chuck buz mavisi gözlerine
yerleştirdiği kusursuz tebessümüyle yanımıza geldi. Kucağındaki haritaları
masaya bıraktı. İçten bir ses tonuyla “Renadjokha slipparemu.”(Gün ışısın,
dostlarım) dedi. “Renadjokha lethrasso.”(Gün ışısın, kardeşim) dedim. Tanrı
biliyor, toprak ve su ne kadar bütünse, biz de o kadar bütündük Chuck’la.
Göğsündeki sembolünü açık bırakmak için kalbinin üzerine pençe atılıp yırtılmış
gibi duran mavi bir tişört, siyah bir kot giymişti. Cepleri yine sürekli
şıkırdayan, enerjisi yüksek taşlardan yapılmış bileklikleriyle doluydu.
Cebinden gelen şıkırtılar eşliğinde getirdiği haritalardan iki tanesini açıp
önümüze serdi. Lex şaşkın bakışlarla onu izlerken bir an gözbebekleri bir
kedininki gibi ince siyah bir çizgi halini aldı. Ben haritaları neden
getirdiğini düşünürken Bubu, ondan beklenmeyecek bir zarafetle ayaklarını
masadan indirip doğruldu ve Chuck’a yardım etti. Biz hala Lex’le birbirimize
bakarken Bubu ne olduğunu anlamıştı. Chuck bizim aptal bakışlarımızdan
kurtulmak için söze girdi:
“Kızlar(!), biliyorsunuz. Birkaç
ay içinde Okuyucu’muzu bulmak için okuldan çıkarılacağız. Ben de bu yüzden
harita odasına bir gezi düzenledim ve Okuyucu’yu bulmak için nerelere bakmamız
gerektiğine birlikte karar verelim istedim. Bubu Avrupa’dan geldi. Yani Avrupa’da
bir Okuyucu bulma olasılığımız çok düşük. Lex Çin’den geldiği için orayı da
eliyorum. Kite İran’dan geldi. Ben de Grönland’dan. Geri kalan her yerde olabilir. Bu yüzden Bubu’den
ricam sevgili babasıyla bir anlaşmaya varıp biz buralardayken sembolümüzü taşıyan
birini bulmak için biraz yardımcı olmasını sağlaması.”
Bubu gözlerini kırpıştırıp:
“Emredersiniz Komutan Grönland!” dedi. Oldukça sesli bir kahkaha patlattı. Bubu’in
alaycı tavırlarının Chuck ve Lex’i sıktığının farkındaydım. Ortamı yumuşatmak
için Lex’e fikrini sordum. Doygun sesiyle:
“Son derece mantıklı. Yola çıkmadan evvel birkaç ufak hazırlık fena
olmaz.” Dedi. Sembolümüzü her yerde belli edemezdik. Merkez yasalarına göre her
kabile eksik elemanlarını olabildiğince gizli ve masum insanlara hiçbir şekilde
zarar vermeden bulmalıydı. Kabile gizliliğinden daha üstün tek şey merkez
gizliliğiydi. Okuyucu’yu bulmak için ürettiğimiz yeni fikirlere odaklanırken
bir saat kadar oyalanmıştık. Yarım saat içinde ders başlayacaktı ve biz hala
ana salondaydık. Kabileme saati hatırlattıktan sonra sarmaşığım Korpses’i
pazıbandı gibi koluma doladım. Hızlıca koluma sıkı sıkı sarıldı ve beni bir
lisenin futbol takımındaki takım kaptanı gibi göstermeyi başardı. Bubu kırmızı
renkli bir toz bulutu halindeki Lizbon’u ince bir şal gibi boynuna doladı. Lex
avcunda tuttuğu yeşil alevi her gün gaz yağı sürdüğü geniş ve içi boş
kolyesinin ucuna doğru uzattı. Rimmel hızlıca kolyenin içine oturdu. Chuck bir
hortum gibi masanın köşesinde dönüp duran Wipple’ı cebindeki şıkırtılı
bilekliklerin arasından çıkardığı içi boş bir cam yüzüğe doğru ittirdi. Wipple
huysuzluk çıkarmadan boş cam yüzüğün içine doğru akıp gitti. Her birimiz,
elementlerimize daha sıkı tutunmak için Efendi Stalondora tarafından
canlandırılmış birer parça taşımak zorundaydık. Benim sürekli kırmızı ve beyaz
çiçekler açan bir sarmaşığım, Bubu’in renkli bir toz bulutu, Lex’nun yeşil bir
alev topu ve Chuck’ın hareket etmeyi çok seven bir su dalgası vardı. Onlara
evcil hayvan muamelesi yapmaktan çok zevk alıyorduk.
Bölüm 2
Alexander
Bir yandan tırnak uçlarımı
keskinleştirerek pençeye benzemelerini sağlayıp bir yandan kafamı arkaya
çevirmeden nasıl Limm’i görebileceğimi hesaplamaya çalışıyordum. Ayrıca Bubu’nun
ayaklarını masadan indirmesi için bu kez nasıl bir vaaz düzenlemem gerektiği de
ayrı bir konuydu. Tanrı’m! Bir insan nasıl hem fazla kız hem fazla erkek
olabilirdi? Bubu bu sorunun nefes alıp verebilen cevabıydı. Bir yandan geçen
yıl kabilemizden üç puan düşürülmesine neden olan renkli bukleleriyle oynayıp
tatlı tatlı gülümsüyor, bir yandan ayaklarını masaya uzatmış bedeni her an
sandalyesinden düşecekmiş gibi uzanıyordu. Şimdilik 4 kişi olan kabilemizdeki
tek kız olduğundan mı bilinmez Bubu her gün biraz daha erkek gibi davranıyordu.
Ve bazen birden bire “fazla kız” oluyordu. Akşamları Eğlence Evi’nde Amerikan
futbolu, NBA maçları ve hatta bazen Amerikan güreşi izliyor, gündüzleri ise
gönül rahatlığıyla “Millet dün Pearl Caddesi’nde gördüğüm elbiseyi kesinlikle
bugün almalıyım!” diyebiliyordu. Onda kişilik bölünmesi olduğuna gün geçtikçe
daha çok emin oluyordum.
Aslında ilk sene neredeyse her
şey güzeldi. Henüz aptal çocuklardık ve söylenen her şeyi yapıyorduk. Ödevler,
okul gezileri, aile görüşmeleri, tekrar ödevler, tekrar tekrar ödevler… İkinci
sene veli görüşmelerinin kaldırılmasıyla önce ödevleri aksatmaya başladık.
Ardından okul gezilerinde “aykırı hareketler” yaptık. (Tanrı aşkına! Sadece
lunaparktaki gondolun biraz daha hızlı gitmesi için dört kabile organize olup
aynı anda Rüzgâr Üfleyiciler’in yardımıyla gondolu ters çevirivermiştik. Biz
sadece biraz daha hızlı olsun istiyorduk hepsi bu.) Bubu’nun geçen yıl yaptığı
“renkli bukle şovu” ve benim Limm’le ilk öpücüğümün Yatakhane görevlisi
tarafından yakalanması bize eksi puan olarak geri döndü. Kite ve Chuck’ın geçen yıl bahçede
düzenlediği “çamur topları” partisindeki suçu düşük sınıf kabilelerden birinin
üstüne atan Bubu’ya istemeyerek de olsa hala teşekkür ediyorum. Şimdiye kadar
üç yılı ailemizden tamamen ayrı olmak üzere dört yıl geçirdiğimiz bu okulda bu
sene altıncı kademe olmuştuk. Birkaç ay içinde okuldan çıkarılacak ve
kabilemizin son elemanı “Okuyucu”yu almadan merkeze geri dönemeyecektik. Okuyucu’muzu
bulmak için şu ana kadar fazla çabaladığımız söylenemezdi. Merkezin internet
sitesine reklam vermiş, diğer iki merkeze haber vermiş ve bu yoğun(!)
çabalardan sonra yan gelip yatmıştık.
Sorun şu ki Bubu bugüne kadar
Avrupa’da son derece iyi koşullarda yaşamış, annesiyle yaşadığı ufak sorunlar
dışında pek bir dertle boğuşmamıştı. Onun için Okuyucu’yu bulamamak sadece
“havadan mahrum kalmak ve insan olmak”tı. Ancak ben ve Chuck için merkezde kalmanın
önemi büyüktü. Çünkü Chuck merkeze taşınabilmek için ailesiyle arasını açmıştı
ve merkezden aldığı bursu saymazsak beş parasızdı. Ben de annemin vefatından
sonra babamın başka biriyle evlendiği haberini aldıktan sonra bir daha eve
dönemeyeceğimi anladım. Dolayısıyla Bubu için merkezden atılmak pek bir şey
ifade etmese de biz yaşama tutunmak için Okuyucu’yu bulmalıydık. Kite’ın orta boylu, balıketli ve sempatik
annesinin bizi sonsuza kadar evinde ağırlayabileceğini biliyordum. Ama kendi
yolumda yürümeye kararlıydım. Ve her ne kadar bunu düşünmek istemesem de,
Okuyucu olmadan en fazla otuz yıl yaşayabiliriz ve bu beni korkutuyor. Ben tüm
bunları düşünürken Kite omzuma dokunup beni kendime getirdi. Arkamı dönüp Chuck’a
baktım. Su dalgası(gerçekten su dalgası) saçlarını bir eliyle düzeltmeye
çalışırken kucağındaki harita rulolarıyla yanımıza geldi.
Bölüm 1
Bubu
Saçlarımın
uçlarındaki bukleleri parmağıma dolayıp gülümseyerek içeri girdim. Tek koluma
sığdırdığım iki büyük kitap ve ince küçük bir defteri tutmakta biraz
zorlanıyordum. Bu yüzden kısa süreliğine gözlerimi kapatıp fısıldadım: “Akhilov
netraux.”(Yukarıya üfle.). Koluma binen
yükün hafiflediğini hissedince adımlarımı sıklaştırıp üzerinde kalbimin
üstündekiyle aynı sembol bulunan masaya geçtim. Kite’a göz kırptım ve
kitaplarımı gürültülü bir şekilde masanın üstüne bıraktım. Yan masadaki Lucky Luke tanıdık –ve bir o
kadar itici- gülümsemesiyle bana gerçekten sakar olduğumu hatırlatan bir bakış
attı. Ona olabildiğince kibar bir hareketle sırtımı dönüp Kite’a ilk dersin
başlamasına ne kadar kaldığını sordum.
Ortak dersimizin başlamasına bir
saatten fazla zaman vardı ve bu bir saate yakın bir süre boyunca keyif
yapabileceğim anlamına geliyordu. Salonda herhangi bir Efendi’nin olup
olmadığına baktıktan hemen sonra ayaklarımı masaya uzattım. Yemek masasına
ayaklarımı uzatmam konusunda annemin sıkıcı vaazlarını duymayalı 3 sene
olmuştu. Dört senedir Nephalium Yatılı Eğitim Merkezi’ndeydim. Altıncı kademe
bir Rüzgâr Üfleyiciydim ve halimden son derece memnundum. Tekrar sol elimi
bukleme götürürken tam şu anda karamelli mochiatonun beni nasıl mutlu edeceğini
düşündüm.
Bu sırada Alexander kan çanağı
olmuş gözleriyle beni süzüp –ki bunun tek nedeni ayaklarımı masaya uzatmamdı-
karşıma oturdu. Renadjokha dedikten
sonra bizden de aynı selam sözünü duydu ve biraz olsun gülümsedi. Ateş Çocuk’un
içine kapanık günleri yine başlıyor olmalıydı. Sorunun Limm’le alakalı olduğuna
iddiaya girebilirdim. Limm salonun dördüncü sırasında oturan “Spell”
kabilesinin Toprak Çağıran’ıydı. Teni hakkında bir renk betimlemesi yapmak son
derece zordu. Sanırım karamelin içine bir parça limon sarısı eklendiğinde
ortaya çıkan o acayip kil rengini andıran teninin altında tipik, basit yapılı
bir genç kız beyni vardı. Boyu uzun sayılabilirdi. Siyah zeytine benzeyen
gözleri, iri bir burnu ve zayıf sayılamayacak bir vücudu vardı. Oysa Ateş Çocuk
(ona ateş çocuk dememden nefret eden ateş çocuk) ölü beyazı teni, bal renginden
ziyade turuncu olan gözleri, kaslı fiziği ve sert hareketleriyle ondan çok daha
iyilerine layıktı. Üçüncü sıra kabilesi olduğumuz için her birimizin saçları
elementini temsil edecek nitelikteydi. Lex’in saçları kısa, dalgalı ve
tamamıyla alevdi. Chuck’ın kısa saçları sürekli içinde bir şeyler
dalgalanıyormuş gibi duran okyanus mavisi sık buklelerden oluşuyordu. Eğer
saçlarını biraz uzatırsa rahatlıkla “Bonus” olabilirdi. Toprak Çağıran’ımız Kite,
Bob Marley hastası olduğu için “kesinlikle rastalı” koyu kahve saçlarıyla
aramızda en doğal görüneniydi. Saçları oyun hamurundan biraz daha gerçekçi bir
maddeden yapılmışa benziyordu. En azından benimki gibi yoğun bir bulut halinde
değildi. Ve evet, geçen yıl kimya laboratuvarından birkaç tehlikeli ama renkli
gaz çalıp saç uçlarımı eflatun ve maviye boyadığım için hala pişman değilim!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)