27 Temmuz 2012 Cuma

Bölüm 1


Bubu




                Saçlarımın uçlarındaki bukleleri parmağıma dolayıp gülümseyerek içeri girdim. Tek koluma sığdırdığım iki büyük kitap ve ince küçük bir defteri tutmakta biraz zorlanıyordum. Bu yüzden kısa süreliğine gözlerimi kapatıp fısıldadım: “Akhilov netraux.”(Yukarıya üfle.).  Koluma binen yükün hafiflediğini hissedince adımlarımı sıklaştırıp üzerinde kalbimin üstündekiyle aynı sembol bulunan masaya geçtim. Kite’a göz kırptım ve kitaplarımı gürültülü bir şekilde masanın üstüne bıraktım.  Yan masadaki Lucky Luke tanıdık –ve bir o kadar itici- gülümsemesiyle bana gerçekten sakar olduğumu hatırlatan bir bakış attı. Ona olabildiğince kibar bir hareketle sırtımı dönüp Kite’a ilk dersin başlamasına ne kadar kaldığını sordum.
Ortak dersimizin başlamasına bir saatten fazla zaman vardı ve bu bir saate yakın bir süre boyunca keyif yapabileceğim anlamına geliyordu. Salonda herhangi bir Efendi’nin olup olmadığına baktıktan hemen sonra ayaklarımı masaya uzattım. Yemek masasına ayaklarımı uzatmam konusunda annemin sıkıcı vaazlarını duymayalı 3 sene olmuştu. Dört senedir Nephalium Yatılı Eğitim Merkezi’ndeydim. Altıncı kademe bir Rüzgâr Üfleyiciydim ve halimden son derece memnundum. Tekrar sol elimi bukleme götürürken tam şu anda karamelli mochiatonun beni nasıl mutlu edeceğini düşündüm.
Bu sırada Alexander kan çanağı olmuş gözleriyle beni süzüp –ki bunun tek nedeni ayaklarımı masaya uzatmamdı- karşıma oturdu. Renadjokha dedikten sonra bizden de aynı selam sözünü duydu ve biraz olsun gülümsedi. Ateş Çocuk’un içine kapanık günleri yine başlıyor olmalıydı. Sorunun Limm’le alakalı olduğuna iddiaya girebilirdim. Limm salonun dördüncü sırasında oturan “Spell” kabilesinin Toprak Çağıran’ıydı. Teni hakkında bir renk betimlemesi yapmak son derece zordu. Sanırım karamelin içine bir parça limon sarısı eklendiğinde ortaya çıkan o acayip kil rengini andıran teninin altında tipik, basit yapılı bir genç kız beyni vardı. Boyu uzun sayılabilirdi. Siyah zeytine benzeyen gözleri, iri bir burnu ve zayıf sayılamayacak bir vücudu vardı. Oysa Ateş Çocuk (ona ateş çocuk dememden nefret eden ateş çocuk) ölü beyazı teni, bal renginden ziyade turuncu olan gözleri, kaslı fiziği ve sert hareketleriyle ondan çok daha iyilerine layıktı. Üçüncü sıra kabilesi olduğumuz için her birimizin saçları elementini temsil edecek nitelikteydi. Lex’in saçları kısa, dalgalı ve tamamıyla alevdi. Chuck’ın kısa saçları sürekli içinde bir şeyler dalgalanıyormuş gibi duran okyanus mavisi sık buklelerden oluşuyordu. Eğer saçlarını biraz uzatırsa rahatlıkla “Bonus” olabilirdi. Toprak Çağıran’ımız Kite, Bob Marley hastası olduğu için “kesinlikle rastalı” koyu kahve saçlarıyla aramızda en doğal görüneniydi. Saçları oyun hamurundan biraz daha gerçekçi bir maddeden yapılmışa benziyordu. En azından benimki gibi yoğun bir bulut halinde değildi. Ve evet, geçen yıl kimya laboratuvarından birkaç tehlikeli ama renkli gaz çalıp saç uçlarımı eflatun ve maviye boyadığım için hala pişman değilim!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder