27 Temmuz 2012 Cuma

Bölüm 2


Alexander



Bir yandan tırnak uçlarımı keskinleştirerek pençeye benzemelerini sağlayıp bir yandan kafamı arkaya çevirmeden nasıl Limm’i görebileceğimi hesaplamaya çalışıyordum. Ayrıca Bubu’nun ayaklarını masadan indirmesi için bu kez nasıl bir vaaz düzenlemem gerektiği de ayrı bir konuydu. Tanrı’m! Bir insan nasıl hem fazla kız hem fazla erkek olabilirdi? Bubu bu sorunun nefes alıp verebilen cevabıydı. Bir yandan geçen yıl kabilemizden üç puan düşürülmesine neden olan renkli bukleleriyle oynayıp tatlı tatlı gülümsüyor, bir yandan ayaklarını masaya uzatmış bedeni her an sandalyesinden düşecekmiş gibi uzanıyordu. Şimdilik 4 kişi olan kabilemizdeki tek kız olduğundan mı bilinmez Bubu her gün biraz daha erkek gibi davranıyordu. Ve bazen birden bire “fazla kız” oluyordu. Akşamları Eğlence Evi’nde Amerikan futbolu, NBA maçları ve hatta bazen Amerikan güreşi izliyor, gündüzleri ise gönül rahatlığıyla “Millet dün Pearl Caddesi’nde gördüğüm elbiseyi kesinlikle bugün almalıyım!” diyebiliyordu. Onda kişilik bölünmesi olduğuna gün geçtikçe daha çok emin oluyordum.
Aslında ilk sene neredeyse her şey güzeldi. Henüz aptal çocuklardık ve söylenen her şeyi yapıyorduk. Ödevler, okul gezileri, aile görüşmeleri, tekrar ödevler, tekrar tekrar ödevler… İkinci sene veli görüşmelerinin kaldırılmasıyla önce ödevleri aksatmaya başladık. Ardından okul gezilerinde “aykırı hareketler” yaptık. (Tanrı aşkına! Sadece lunaparktaki gondolun biraz daha hızlı gitmesi için dört kabile organize olup aynı anda Rüzgâr Üfleyiciler’in yardımıyla gondolu ters çevirivermiştik. Biz sadece biraz daha hızlı olsun istiyorduk hepsi bu.) Bubu’nun geçen yıl yaptığı “renkli bukle şovu” ve benim Limm’le ilk öpücüğümün Yatakhane görevlisi tarafından yakalanması bize eksi puan olarak geri döndü.  Kite ve Chuck’ın geçen yıl bahçede düzenlediği “çamur topları” partisindeki suçu düşük sınıf kabilelerden birinin üstüne atan Bubu’ya istemeyerek de olsa hala teşekkür ediyorum. Şimdiye kadar üç yılı ailemizden tamamen ayrı olmak üzere dört yıl geçirdiğimiz bu okulda bu sene altıncı kademe olmuştuk. Birkaç ay içinde okuldan çıkarılacak ve kabilemizin son elemanı “Okuyucu”yu almadan merkeze geri dönemeyecektik. Okuyucu’muzu bulmak için şu ana kadar fazla çabaladığımız söylenemezdi. Merkezin internet sitesine reklam vermiş, diğer iki merkeze haber vermiş ve bu yoğun(!) çabalardan sonra yan gelip yatmıştık.
Sorun şu ki Bubu bugüne kadar Avrupa’da son derece iyi koşullarda yaşamış, annesiyle yaşadığı ufak sorunlar dışında pek bir dertle boğuşmamıştı. Onun için Okuyucu’yu bulamamak sadece “havadan mahrum kalmak ve insan olmak”tı. Ancak ben ve Chuck için merkezde kalmanın önemi büyüktü. Çünkü Chuck merkeze taşınabilmek için ailesiyle arasını açmıştı ve merkezden aldığı bursu saymazsak beş parasızdı. Ben de annemin vefatından sonra babamın başka biriyle evlendiği haberini aldıktan sonra bir daha eve dönemeyeceğimi anladım. Dolayısıyla Bubu için merkezden atılmak pek bir şey ifade etmese de biz yaşama tutunmak için Okuyucu’yu bulmalıydık.  Kite’ın orta boylu, balıketli ve sempatik annesinin bizi sonsuza kadar evinde ağırlayabileceğini biliyordum. Ama kendi yolumda yürümeye kararlıydım. Ve her ne kadar bunu düşünmek istemesem de, Okuyucu olmadan en fazla otuz yıl yaşayabiliriz ve bu beni korkutuyor. Ben tüm bunları düşünürken Kite omzuma dokunup beni kendime getirdi. Arkamı dönüp Chuck’a baktım. Su dalgası(gerçekten su dalgası) saçlarını bir eliyle düzeltmeye çalışırken kucağındaki harita rulolarıyla yanımıza geldi. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder