Alexander
Bir yandan tırnak uçlarımı
keskinleştirerek pençeye benzemelerini sağlayıp bir yandan kafamı arkaya
çevirmeden nasıl Limm’i görebileceğimi hesaplamaya çalışıyordum. Ayrıca Bubu’nun
ayaklarını masadan indirmesi için bu kez nasıl bir vaaz düzenlemem gerektiği de
ayrı bir konuydu. Tanrı’m! Bir insan nasıl hem fazla kız hem fazla erkek
olabilirdi? Bubu bu sorunun nefes alıp verebilen cevabıydı. Bir yandan geçen
yıl kabilemizden üç puan düşürülmesine neden olan renkli bukleleriyle oynayıp
tatlı tatlı gülümsüyor, bir yandan ayaklarını masaya uzatmış bedeni her an
sandalyesinden düşecekmiş gibi uzanıyordu. Şimdilik 4 kişi olan kabilemizdeki
tek kız olduğundan mı bilinmez Bubu her gün biraz daha erkek gibi davranıyordu.
Ve bazen birden bire “fazla kız” oluyordu. Akşamları Eğlence Evi’nde Amerikan
futbolu, NBA maçları ve hatta bazen Amerikan güreşi izliyor, gündüzleri ise
gönül rahatlığıyla “Millet dün Pearl Caddesi’nde gördüğüm elbiseyi kesinlikle
bugün almalıyım!” diyebiliyordu. Onda kişilik bölünmesi olduğuna gün geçtikçe
daha çok emin oluyordum.
Aslında ilk sene neredeyse her
şey güzeldi. Henüz aptal çocuklardık ve söylenen her şeyi yapıyorduk. Ödevler,
okul gezileri, aile görüşmeleri, tekrar ödevler, tekrar tekrar ödevler… İkinci
sene veli görüşmelerinin kaldırılmasıyla önce ödevleri aksatmaya başladık.
Ardından okul gezilerinde “aykırı hareketler” yaptık. (Tanrı aşkına! Sadece
lunaparktaki gondolun biraz daha hızlı gitmesi için dört kabile organize olup
aynı anda Rüzgâr Üfleyiciler’in yardımıyla gondolu ters çevirivermiştik. Biz
sadece biraz daha hızlı olsun istiyorduk hepsi bu.) Bubu’nun geçen yıl yaptığı
“renkli bukle şovu” ve benim Limm’le ilk öpücüğümün Yatakhane görevlisi
tarafından yakalanması bize eksi puan olarak geri döndü. Kite ve Chuck’ın geçen yıl bahçede
düzenlediği “çamur topları” partisindeki suçu düşük sınıf kabilelerden birinin
üstüne atan Bubu’ya istemeyerek de olsa hala teşekkür ediyorum. Şimdiye kadar
üç yılı ailemizden tamamen ayrı olmak üzere dört yıl geçirdiğimiz bu okulda bu
sene altıncı kademe olmuştuk. Birkaç ay içinde okuldan çıkarılacak ve
kabilemizin son elemanı “Okuyucu”yu almadan merkeze geri dönemeyecektik. Okuyucu’muzu
bulmak için şu ana kadar fazla çabaladığımız söylenemezdi. Merkezin internet
sitesine reklam vermiş, diğer iki merkeze haber vermiş ve bu yoğun(!)
çabalardan sonra yan gelip yatmıştık.
Sorun şu ki Bubu bugüne kadar
Avrupa’da son derece iyi koşullarda yaşamış, annesiyle yaşadığı ufak sorunlar
dışında pek bir dertle boğuşmamıştı. Onun için Okuyucu’yu bulamamak sadece
“havadan mahrum kalmak ve insan olmak”tı. Ancak ben ve Chuck için merkezde kalmanın
önemi büyüktü. Çünkü Chuck merkeze taşınabilmek için ailesiyle arasını açmıştı
ve merkezden aldığı bursu saymazsak beş parasızdı. Ben de annemin vefatından
sonra babamın başka biriyle evlendiği haberini aldıktan sonra bir daha eve
dönemeyeceğimi anladım. Dolayısıyla Bubu için merkezden atılmak pek bir şey
ifade etmese de biz yaşama tutunmak için Okuyucu’yu bulmalıydık. Kite’ın orta boylu, balıketli ve sempatik
annesinin bizi sonsuza kadar evinde ağırlayabileceğini biliyordum. Ama kendi
yolumda yürümeye kararlıydım. Ve her ne kadar bunu düşünmek istemesem de,
Okuyucu olmadan en fazla otuz yıl yaşayabiliriz ve bu beni korkutuyor. Ben tüm
bunları düşünürken Kite omzuma dokunup beni kendime getirdi. Arkamı dönüp Chuck’a
baktım. Su dalgası(gerçekten su dalgası) saçlarını bir eliyle düzeltmeye
çalışırken kucağındaki harita rulolarıyla yanımıza geldi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder