Kite
Chuck buz mavisi gözlerine
yerleştirdiği kusursuz tebessümüyle yanımıza geldi. Kucağındaki haritaları
masaya bıraktı. İçten bir ses tonuyla “Renadjokha slipparemu.”(Gün ışısın,
dostlarım) dedi. “Renadjokha lethrasso.”(Gün ışısın, kardeşim) dedim. Tanrı
biliyor, toprak ve su ne kadar bütünse, biz de o kadar bütündük Chuck’la.
Göğsündeki sembolünü açık bırakmak için kalbinin üzerine pençe atılıp yırtılmış
gibi duran mavi bir tişört, siyah bir kot giymişti. Cepleri yine sürekli
şıkırdayan, enerjisi yüksek taşlardan yapılmış bileklikleriyle doluydu.
Cebinden gelen şıkırtılar eşliğinde getirdiği haritalardan iki tanesini açıp
önümüze serdi. Lex şaşkın bakışlarla onu izlerken bir an gözbebekleri bir
kedininki gibi ince siyah bir çizgi halini aldı. Ben haritaları neden
getirdiğini düşünürken Bubu, ondan beklenmeyecek bir zarafetle ayaklarını
masadan indirip doğruldu ve Chuck’a yardım etti. Biz hala Lex’le birbirimize
bakarken Bubu ne olduğunu anlamıştı. Chuck bizim aptal bakışlarımızdan
kurtulmak için söze girdi:
“Kızlar(!), biliyorsunuz. Birkaç
ay içinde Okuyucu’muzu bulmak için okuldan çıkarılacağız. Ben de bu yüzden
harita odasına bir gezi düzenledim ve Okuyucu’yu bulmak için nerelere bakmamız
gerektiğine birlikte karar verelim istedim. Bubu Avrupa’dan geldi. Yani Avrupa’da
bir Okuyucu bulma olasılığımız çok düşük. Lex Çin’den geldiği için orayı da
eliyorum. Kite İran’dan geldi. Ben de Grönland’dan. Geri kalan her yerde olabilir. Bu yüzden Bubu’den
ricam sevgili babasıyla bir anlaşmaya varıp biz buralardayken sembolümüzü taşıyan
birini bulmak için biraz yardımcı olmasını sağlaması.”
Bubu gözlerini kırpıştırıp:
“Emredersiniz Komutan Grönland!” dedi. Oldukça sesli bir kahkaha patlattı. Bubu’in
alaycı tavırlarının Chuck ve Lex’i sıktığının farkındaydım. Ortamı yumuşatmak
için Lex’e fikrini sordum. Doygun sesiyle:
“Son derece mantıklı. Yola çıkmadan evvel birkaç ufak hazırlık fena
olmaz.” Dedi. Sembolümüzü her yerde belli edemezdik. Merkez yasalarına göre her
kabile eksik elemanlarını olabildiğince gizli ve masum insanlara hiçbir şekilde
zarar vermeden bulmalıydı. Kabile gizliliğinden daha üstün tek şey merkez
gizliliğiydi. Okuyucu’yu bulmak için ürettiğimiz yeni fikirlere odaklanırken
bir saat kadar oyalanmıştık. Yarım saat içinde ders başlayacaktı ve biz hala
ana salondaydık. Kabileme saati hatırlattıktan sonra sarmaşığım Korpses’i
pazıbandı gibi koluma doladım. Hızlıca koluma sıkı sıkı sarıldı ve beni bir
lisenin futbol takımındaki takım kaptanı gibi göstermeyi başardı. Bubu kırmızı
renkli bir toz bulutu halindeki Lizbon’u ince bir şal gibi boynuna doladı. Lex
avcunda tuttuğu yeşil alevi her gün gaz yağı sürdüğü geniş ve içi boş
kolyesinin ucuna doğru uzattı. Rimmel hızlıca kolyenin içine oturdu. Chuck bir
hortum gibi masanın köşesinde dönüp duran Wipple’ı cebindeki şıkırtılı
bilekliklerin arasından çıkardığı içi boş bir cam yüzüğe doğru ittirdi. Wipple
huysuzluk çıkarmadan boş cam yüzüğün içine doğru akıp gitti. Her birimiz,
elementlerimize daha sıkı tutunmak için Efendi Stalondora tarafından
canlandırılmış birer parça taşımak zorundaydık. Benim sürekli kırmızı ve beyaz
çiçekler açan bir sarmaşığım, Bubu’in renkli bir toz bulutu, Lex’nun yeşil bir
alev topu ve Chuck’ın hareket etmeyi çok seven bir su dalgası vardı. Onlara
evcil hayvan muamelesi yapmaktan çok zevk alıyorduk.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder