27 Temmuz 2012 Cuma

Bölüm 3


Kite



Chuck buz mavisi gözlerine yerleştirdiği kusursuz tebessümüyle yanımıza geldi. Kucağındaki haritaları masaya bıraktı. İçten bir ses tonuyla “Renadjokha slipparemu.”(Gün ışısın, dostlarım) dedi. “Renadjokha lethrasso.”(Gün ışısın, kardeşim) dedim. Tanrı biliyor, toprak ve su ne kadar bütünse, biz de o kadar bütündük Chuck’la. Göğsündeki sembolünü açık bırakmak için kalbinin üzerine pençe atılıp yırtılmış gibi duran mavi bir tişört, siyah bir kot giymişti. Cepleri yine sürekli şıkırdayan, enerjisi yüksek taşlardan yapılmış bileklikleriyle doluydu. Cebinden gelen şıkırtılar eşliğinde getirdiği haritalardan iki tanesini açıp önümüze serdi. Lex şaşkın bakışlarla onu izlerken bir an gözbebekleri bir kedininki gibi ince siyah bir çizgi halini aldı. Ben haritaları neden getirdiğini düşünürken Bubu, ondan beklenmeyecek bir zarafetle ayaklarını masadan indirip doğruldu ve Chuck’a yardım etti. Biz hala Lex’le birbirimize bakarken Bubu ne olduğunu anlamıştı. Chuck bizim aptal bakışlarımızdan kurtulmak için söze girdi:
“Kızlar(!), biliyorsunuz. Birkaç ay içinde Okuyucu’muzu bulmak için okuldan çıkarılacağız. Ben de bu yüzden harita odasına bir gezi düzenledim ve Okuyucu’yu bulmak için nerelere bakmamız gerektiğine birlikte karar verelim istedim. Bubu Avrupa’dan geldi. Yani Avrupa’da bir Okuyucu bulma olasılığımız çok düşük. Lex Çin’den geldiği için orayı da eliyorum. Kite İran’dan geldi. Ben de Grönland’dan.  Geri kalan her yerde olabilir. Bu yüzden Bubu’den ricam sevgili babasıyla bir anlaşmaya varıp biz buralardayken sembolümüzü taşıyan birini bulmak için biraz yardımcı olmasını sağlaması.”
Bubu gözlerini kırpıştırıp: “Emredersiniz Komutan Grönland!” dedi. Oldukça sesli bir kahkaha patlattı. Bubu’in alaycı tavırlarının Chuck ve Lex’i sıktığının farkındaydım. Ortamı yumuşatmak için Lex’e fikrini sordum. Doygun sesiyle:  “Son derece mantıklı. Yola çıkmadan evvel birkaç ufak hazırlık fena olmaz.” Dedi. Sembolümüzü her yerde belli edemezdik. Merkez yasalarına göre her kabile eksik elemanlarını olabildiğince gizli ve masum insanlara hiçbir şekilde zarar vermeden bulmalıydı. Kabile gizliliğinden daha üstün tek şey merkez gizliliğiydi. Okuyucu’yu bulmak için ürettiğimiz yeni fikirlere odaklanırken bir saat kadar oyalanmıştık. Yarım saat içinde ders başlayacaktı ve biz hala ana salondaydık. Kabileme saati hatırlattıktan sonra sarmaşığım Korpses’i pazıbandı gibi koluma doladım. Hızlıca koluma sıkı sıkı sarıldı ve beni bir lisenin futbol takımındaki takım kaptanı gibi göstermeyi başardı. Bubu kırmızı renkli bir toz bulutu halindeki Lizbon’u ince bir şal gibi boynuna doladı. Lex avcunda tuttuğu yeşil alevi her gün gaz yağı sürdüğü geniş ve içi boş kolyesinin ucuna doğru uzattı. Rimmel hızlıca kolyenin içine oturdu. Chuck bir hortum gibi masanın köşesinde dönüp duran Wipple’ı cebindeki şıkırtılı bilekliklerin arasından çıkardığı içi boş bir cam yüzüğe doğru ittirdi. Wipple huysuzluk çıkarmadan boş cam yüzüğün içine doğru akıp gitti. Her birimiz, elementlerimize daha sıkı tutunmak için Efendi Stalondora tarafından canlandırılmış birer parça taşımak zorundaydık. Benim sürekli kırmızı ve beyaz çiçekler açan bir sarmaşığım, Bubu’in renkli bir toz bulutu, Lex’nun yeşil bir alev topu ve Chuck’ın hareket etmeyi çok seven bir su dalgası vardı. Onlara evcil hayvan muamelesi yapmaktan çok zevk alıyorduk.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder