24 Ağustos 2012 Cuma

Bölüm 7


Bubu



                Ben kabilemin yoğun ricası üzerine haritaları kurcalarken Chuck ve Kite içeri girdi. Kite’ın bitkin görüntüsü gözümden kaçmamıştı. Ağlamış gibi bir hali vardı ve gözlerinin etrafında kan lekeleri vardı. Kite canlı bir çocuktu. Onu böyle hırpalanmış görmek çok ender yaşanan bir andı. Oturduğum yerden doğrulup koşa koşa yanına gitmek istedim ama ilk hamlemde sandalyeye çakılıp kaldım. Ne olduğunu anlamadım. Sanki biri sandalyeme zamk yapıştırmıştı. Kalkmak için bir hamle daha yaptım. Bu sırada deprem oluyormuş gibi bir hisse kapıldım. Birden koyu sarı, eski taş duvarların canlanıp üstüme yürüdüğünü gördüm. Kendimden önce net olarak gördüğüm son şey bir meyve tabağı üzerinde sallanan bir perinin resmedildiği eski ve değerli tabloydu. Sonra olan oldu. Odanın içinde bir tüy gibi savruluyormuş gibi hissettim. Vücudumda dolaşan kan titreşiyor ve her damlası canımı yakıyordu. Çığlık atmak istedim ama bu sırada yere düştüğüme emindim.  Sürekli sallantılarım yerini sonsuzmuş gibi gelen karanlığa bıraktı. Düştüm, düştüm ve yine düştüm. Hiçbir zaman bitmeyecekmiş gibi gelen düşüş sırasında sesleri duyuyordum. Kite’ın ağlamaklı bağırtısı, Chuck’ın Tanrı’dan yardım isteyen sesi ve kısa süre sonra artan uğultular. Muhtemelen başıma onlarca insan toplanmıştı. Vücudum çoktan yere yapıştığı halde ben hala düşme hissinden kurtulamamıştım. Sanki o eski sandalyeden değil de beş bin feet yükseklikteki bir uçaktan düşmüştüm. Bağırarak insanlara iyi olduğumu, herkesin dağılmasını istediğimi söylemeye çalıştım ama sesim çıkmıyordu. Kıpırdayamıyordum. Bir yandan düşerken bir yandan kıpırdayamıyordum. Saçmalığın dik alasıydı. Vücudum kanı çekilmiş bir ceset gibi kendini salmıştı. Bulutum Lizbon etrafımda seri hareketlerle dönmeye başladı. Tenime dokunduğunu hissediyordum. Lizbon şiddetli mide bulantımı dindirmiş, düşme hissinin azalmasını sağlamıştı. Şimdi daha iyi hissediyordum. Gerçekten iyi. Sallantı, mide bulantısı, deprem hissi ve geri kalan her şey boğucu karanlıkla birlikte geçmişti. Sadece kıpırdayamıyordum. Lizbon’a sessiz bir çığlık gönderdim: “Ben iyiyim Liz. Hadi söyle onlara, ben iyiyim!” Kısa süre sonra Lizbon boynumdan uçup gitti. Muhtemelen Wipple’a ya da Rimmel’e ulaşmak için çabaladı. Bir süre sonra Lex’in sesini duydum. “Lizbon’a ulaşmış. İyi hissediyor. Sadece sakin bir ortam diliyor.” Lizbon… Benim tatlı, zeki ve hızlı toz bulutum. Onu seviyordum. Benimle oluşunu seviyordum. Liz’in yardımıyla insanlar tepemden ayrıldılar ve daha rahat solumaya başladım. Oldukça sert bir şekilde bir yere taşındığımı hissettim. Muhtemelen bir sedyeydi. Ayrıca Efendi Elmas’ın üzerime kutsanmış Rüzgâr üflemesi bana büyük bir huzur verdi. Eski ve tatlı, hoş kokulu bir Rüzgâr tenimi okşadı. Ona sıkıca sarılmak istedim. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder