Bubu
Ben kabilemin
yoğun ricası üzerine haritaları kurcalarken Chuck ve Kite içeri girdi. Kite’ın
bitkin görüntüsü gözümden kaçmamıştı. Ağlamış gibi bir hali vardı ve gözlerinin
etrafında kan lekeleri vardı. Kite canlı bir çocuktu. Onu böyle hırpalanmış
görmek çok ender yaşanan bir andı. Oturduğum yerden doğrulup koşa koşa yanına
gitmek istedim ama ilk hamlemde sandalyeye çakılıp kaldım. Ne olduğunu
anlamadım. Sanki biri sandalyeme zamk yapıştırmıştı. Kalkmak için bir hamle
daha yaptım. Bu sırada deprem oluyormuş gibi bir hisse kapıldım. Birden koyu
sarı, eski taş duvarların canlanıp üstüme yürüdüğünü gördüm. Kendimden önce net
olarak gördüğüm son şey bir meyve tabağı üzerinde sallanan bir perinin
resmedildiği eski ve değerli tabloydu. Sonra olan oldu. Odanın içinde bir tüy
gibi savruluyormuş gibi hissettim. Vücudumda dolaşan kan titreşiyor ve her
damlası canımı yakıyordu. Çığlık atmak istedim ama bu sırada yere düştüğüme
emindim. Sürekli sallantılarım yerini
sonsuzmuş gibi gelen karanlığa bıraktı. Düştüm, düştüm ve yine düştüm. Hiçbir
zaman bitmeyecekmiş gibi gelen düşüş sırasında sesleri duyuyordum. Kite’ın
ağlamaklı bağırtısı, Chuck’ın Tanrı’dan yardım isteyen sesi ve kısa süre sonra
artan uğultular. Muhtemelen başıma onlarca insan toplanmıştı. Vücudum çoktan
yere yapıştığı halde ben hala düşme hissinden kurtulamamıştım. Sanki o eski
sandalyeden değil de beş bin feet yükseklikteki bir uçaktan düşmüştüm. Bağırarak
insanlara iyi olduğumu, herkesin dağılmasını istediğimi söylemeye çalıştım ama
sesim çıkmıyordu. Kıpırdayamıyordum. Bir yandan düşerken bir yandan
kıpırdayamıyordum. Saçmalığın dik alasıydı. Vücudum kanı çekilmiş bir ceset
gibi kendini salmıştı. Bulutum Lizbon etrafımda seri hareketlerle dönmeye
başladı. Tenime dokunduğunu hissediyordum. Lizbon şiddetli mide bulantımı
dindirmiş, düşme hissinin azalmasını sağlamıştı. Şimdi daha iyi hissediyordum.
Gerçekten iyi. Sallantı, mide bulantısı, deprem hissi ve geri kalan her şey boğucu
karanlıkla birlikte geçmişti. Sadece kıpırdayamıyordum. Lizbon’a sessiz bir çığlık
gönderdim: “Ben iyiyim Liz. Hadi söyle onlara, ben iyiyim!” Kısa süre sonra
Lizbon boynumdan uçup gitti. Muhtemelen Wipple’a ya da Rimmel’e ulaşmak için
çabaladı. Bir süre sonra Lex’in sesini duydum. “Lizbon’a ulaşmış. İyi
hissediyor. Sadece sakin bir ortam diliyor.” Lizbon… Benim tatlı, zeki ve hızlı
toz bulutum. Onu seviyordum. Benimle oluşunu seviyordum. Liz’in yardımıyla
insanlar tepemden ayrıldılar ve daha rahat solumaya başladım. Oldukça sert bir
şekilde bir yere taşındığımı hissettim. Muhtemelen bir sedyeydi. Ayrıca Efendi
Elmas’ın üzerime kutsanmış Rüzgâr üflemesi bana büyük bir huzur verdi. Eski ve
tatlı, hoş kokulu bir Rüzgâr tenimi okşadı. Ona sıkıca sarılmak istedim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder