Okuyucu
Uzun
zamandır böyle boş bir gün yakalamamıştım barda. Telefonu elime aldım ve
Stewart’ı aramaya karar verdim. Rehberde numarasını buldum; Uzaylı Steve. Arama
tuşuna bastıktan sonra telefonu kulağıma götürdüm ve kesinlikle Steve’e ait
olmayan bir erkek sesi duydum. “Okuyucu’m! Ben Su Savuran’ın. Duy. Ben Su
Savuran’ın. Sana ihtiyaç var!”. Telefonu yere attım, sağlam bir küfür
patlattım. Bu sırada telefondan Steve’in bağıran sesi bir cızırtı gibi
duyuluyordu. İstemeyerek telefonu elime aldım ve bara gelmesini söyledim.
Kesinlikle alkolü bırakıyordum. Benden başka kaç kişi sabah içtiği bir şişe
birayla sarhoş olup insan sesleri duyuyordu merak ediyordum. Telefonu sinirli
bir şekilde masaya bırakıp(daha doğrusu hafifçe fırlatıp) Steve’i beklemeye
başladım. Doğum lekemde bir ısı hissetmiştim. Ne zaman bu sesleri duysam doğum
lekemin yandığını hissediyordum. Kafam bir şeyi almadığında içmek çok iyi
geliyordu ama kafamın almadığı şeyin nedeni içki içmek olunca, tamamen çaresiz
kalmıştım. Belki bir doktora görünmeliydim. Deliriyor olmak, alkol bağımlısı
olmaktan daha iyi bir seçenek gibi gelmişti. Gelen birkaç müşteriyle
ilgilendim. Barı biraz temizledim. Sevgili uzaktan akrabalarımızın birinden
hediye gelen portable playstation’ımda birkaç oyun oynadım ve şükürler olsun ki
son ve kaybetmek üzere olduğum oyunda Steve bara girdi.
-Selam
korkak tavuk!
-Selam,
ucube. Biliyorsun, çalıştığım bara gelmen için her seferinde seni aramak
zorunda değilim pislik. Arada kıçını kaldırıp beni görmeye gelebilirsin.
-Dostum,
yüzünü görmek benim için son derece zor bir deneyim zaten. Lütfen bunu
alışkanlık haline getirme!
Aptal
şakalarımızdan sonra omzuna bir yumruk attım ve gülüştük. Ardından barın
sallanan kapısının üstünden atlayıp yanıma geldi ve benimle birlikte bardak
silmeye başladı. (Kural 1: İşyerine arkadaşınızı davet ettiyseniz, bardaklar
temiz olsa da onları birlikte silmek zorundasınız. Bu patrona “gerçekten
çalışıyoruz” imajı verir.) En yakın dostuma son birkaç gündür çok daha fazla
duymaya başladığım sesleri anlatmak için önce soğuk bir bardak su içtim ve lafa
girdim.
-Steve,
ödlek olmadığımı biliyorsun. Ama iki gündür gerçekten hoşlanmadığım olaylar
dönüyor. Kendimi kandırmaya çalışsam da, bunun sabahları içtiğim biradan
kaynaklanmadığını biliyorum. Sesler duyuyorum Steve. Biri bana sesleniyor. Bana
bir şeyler söylemeye çalışıyor gibi.
-Ne
saçmaladığına dair hiçbir fikrim yok. Ve bence alkolü bırak.
-Kes
sesini.
-Pekâlâ.
Anlat bakalım. Neler duyuyorsun?
-Biri
daha doğrusu bu sabah iki oldu, iki kişi bana sürekli sesleniyor. Yardım
istiyorlar, onları bulmamı istiyorlar.
-Tam
olarak ne diyor?
-Bu
sabah duyduklarımı çok net hatırlıyorum. “Okuyucu’m. Ben senin Su Savuran’ın.
Duy. Ben Su Savuran’ın. Sana ihtiyaç var.”
Steve
elinde salladığı arabanın anahtarını bir anda bıraktı. Gözlerime dik dik baktı.
Uzun zamandır olmadığı kadar ciddi bir şekilde: “Duyduklarının bu olduğuna emin
misin? Başka bir dilde söylenmiş olabilir mi? Okuyucu dediğine emin misin?”
Şaşkın bir ifadeyle evetledim. Başını iki yana sallayıp mırıldandı. “Tanrı’m,
umarım geç değildir. Umarım geç kalmamışımdır.” Neler döndüğünü anlamak için
omuzlarından tutup silkeledim ve bana her şeyi anlatmasını istedim. Yüzüme
bakarak “Zilhops kartlesko eturusa?” dedi. “Nece konuşuyorsun ucube, kendine
gel.” Diye bağırdım. “Bilmiyorsun.” Dedi. Hızla dışarı çıktı.
Ne
olduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu. Ama Steve bir şeyler biliyordu. Kesinlikle
bir şeyler biliyordu. Çocukluğundan beri bana efsanelerden bahsederdi, diğer
gezegenlerden gelip, dünyaya bir şeyler bırakan adamlar hakkında konuşur
dururdu. Bu yüzden ona Ucube Steve derdim. Ama ilk kez, hayatımda ilk kez
Ucube’ye inanıyordum. Telefonu elime alıp Ucube’yi aradım ama telefonu
kapalıydı. Ardından nöbet değişimine kadar barda günlük işlerle ilgilendim.
Dışarı çıkar çıkmaz arabaya bindim ve Maggy’ye gidip Niko’ya ulaşmasını,
abisiyle önemli bir işim olduğunu söyledim. Steve canı istediğinde gerçekten
ortadan kaybolabilen bir ucubeydi ve bunu ilkokuldan beri yapardı. Her zaman
değişik yerlere giderdi ve o istemedikçe siz onu asla bulamazdınız. Bu yüzden
evde olmadığını az çok tahmin edebiliyordum. Onu bulabilecek tek kişi kardeşi
Niko’ydu ve ben hiçbir zaman Niko’nun numarasını kaydedecek kadar zeki
olamamıştım. Maggy’ye haber verdikten sonra arabaya binip körfeze doğru
ilerledim. Körfezi severdim. Özellikle bahar akşamları kusursuz olurdu.
Kumsalda yakılan küçük bir ateş, okyanusun sesi, hafif Rüzgâr ve sırtımı
yaslayabileceğim bir ağaç şu an istediğim tek şeydi. Belki bugünün sınırsız
saçmalıklarından kaçmak için bedenimin bir uyarı anonsuydu bu ama içimdeki ses
körfeze gitmem için neredeyse bağırıyordu. Uzun zamandır yapmadığım bir şey
yaptım ve Louis Armstrong CD’sini teybe yerleştirdim. Üstat “What a wonderful
World…” derken ben, parmaklarımı direksiyonun üzerinde keyifle dolaştırdım. Ev
arkadaşlarıma bir hediye vermek amacıyla yarı yolda benzinliğe girip depoyu
doldurdum. Ücretsiz verilen araba kokularından birini aldım ve dikiz aynasına
taktım. Lavanta kokusundan pek hoşlanmazdım ama arabanın leş gibi kokmasından
iyiydi. Issız yolda sakince ve olabildiğince keyif alarak araba sürdüm ve
körfeze ulaştım. Ufak çaplı kamp ateşimi, alevlerin yakalayamayacağı
yükseklikte bir ağacın yakınında yaktım. Okyanusun sesini dinledim ve temiz
havayı içime çektim. Bazen bunlar beni babamın dolabından aşırdığım litrelik
şaraplardan daha çok sarhoş ediyordu. Başımı ağaca yasladım ve keyifle bir şarkı
mırıldandım.
“In my place, in my place, were
lines that i couldn’t change.
I was lost oh yeah...
I was lost, i was lost,
Crossed lines, i shouldn’t have crossed… ”
Coldplay gerçekten bir
şeyleri iyi yapabilen bir gruptu ve ben onları dinlemeyi severdim. Şarkının
geri kalanını ıslıkla sürdürdüm. Zaman tam şu an durmalıydı. Aynı şarkıyı
sonsuza dek mırıldanabilir, sesimin yetmediği şarkı geçişlerini ıslıkla
doldurabilirdim.
“Okuyucu’m.
Adın ne ve neredesin bilmiyorum. Bizim dilimizi biliyor musun bilmiyorum. Tek
bildiğim sana gerçekten ihtiyacımız olduğu. Bizi duy Okuyucu’m. Koruyucu ve
kurtarıcı olan sensin.” Müthiş. Akşamım yine uğultularla bölünmüştü. Ama hayır,
bu kez beni sinir etmesine izin vermeyecektim. Oyunu kurallarına göre
oynayacak, geçmemem gereken çizgileri geçecektim. Gözlerimi kapattım ve birinin
beni duyduğunu düşünerek içimden konuşmaya başladım. “Kim olduğunu bilmiyorum.
İçimde nasıl konuşabildiğini de bilmiyorum. Ama artık senden bıktım. Sus!” Bir
süre derin bir sessizlik oldu. Tadını çıkartmaya karar verdim. Ama on dakikalık
sessizlik sıkıcı geldi ve sesi düşünmeye başladım. Sesi düşündüğüm andan
itibaren konuşmalar geri geldi. “… zorlukta bir şey değil, bizi kesinlikle
duydu!” Konuşmaları yarıda yakaladım. Eğlenceli olacaktı. Olmak zorundaydı.
Deliriyorsam bile, delirmek şu an için keyifli görünüyordu.
“Kimsin?”
“Bizler
senin element yönlendiricileriniz. Ben Lex. Yakınlarında bir ateş var ve bu
beni duymanı sağlıyor. Toprağa dokun Okuyucu’m. Toprağı hisset ve Kite bize
katılsın.”
“Etrafımda
toprak yok.”
“Öyleyse
canlı bir bitki olmalı. Bul onu ve dokun. Duyacaksın.”
Yavaşça
arkamdaki ağaca elimi uzattım. Ağaç neredeyse elimi tutuyor gibiydi. Şu
insanlarla tokalaşırken hissedilen enerjiyi ağaçtan da almıştım. Sıkıca tuttum
ve gözlerimi kapattım.
“Dokunuyorum.”
“Okuyucu’m.
Ben Kite. Toprak Çağıran’ın. Duyduğun için senin ve benim Tanrı’ma şükürler
olsun.”
“Neden
sürekli kafamın içindesiniz?”
“Çünkü
bize ihtiyacın var. Bizim de sana. Sen bizimsin ve biz seniniz. “
“Benim
tanımadığım erkeklerin sesine ihtiyacım yok!”(Bunu kesinlikle gey gibi
görünmemek için söylemiştim. Homofobik değildim ama içseslerimin erkeklerle
dolması hoşuma gitmiyordu işte.)
“Biz
senin aileniz. Dostların ve aileniz. Bizi bulmak zorundasın. 19 yaşına girmeden
bizi bulmalısın.”
“Kafamın
içindeki bir sesi nasıl bulabilirim?”
“Sembolünü
izle, Okuyucu’m. Zeytindalı ve kılıçlar içindeki bir şamdan. Dört ana element
ve bir Okuyucu simgesi.”
“Neden
tam olarak yerinizi söylemiyorsun?”
“Dillerimiz
mühürlendi Okuyucu. Ama sen bize söyleyebilirsin. Eğer bizi bulamayacaksan bize
evini tarif et ve gelip seni alalım.”
“Kafamın
içindeki seslere ev adresimi mi vereyim? Ahmakça.”
Bu
sırada sert bir Rüzgâr esti. Havayı ciğerlerime doldurdum. Temiz hava ciğerlerimi
neredeyse yaktı. Ardından ağlamaklı bir kız muhtemelen ağzından köpükler
saçarak konuşmaya başladı.
“Bana
bak lanet olası Okuyucu. Ben Bubu. Onlar benden sakladıklarını sanıyorlar ama
ben ölüyorum. Öldüğümü hissediyorum. Ve bunun tek nedeni senin o tembel kıçını
kaldırıp beni bulmaman. Benden ayrı kaldığın her saniye ölmeme neden oluyorsun.
Arkadaşlarım bu yüzden bir ayin yapıp dualar ettiler ve sana ulaşan bir geçit
buldular. Şimdi söyleneni yap ve bize adresini ver. Çünkü sen katil olmak için
fazla aptalsın, ben de ölmek için henüz fazla genç ve fazla çirkinim!”
“Sen de
kimsin? Git gide çoğalıyorsunuz. Tanrı’m sanırım gerçekten aklımı kaçırıyorum.
Bu saçmalığa daha fazla ortak olmayacağım.”
Sinirle
arkamdaki ağaca yumruk attım. Bir anda önümdeki ateş söndü, kuvvetli Rüzgâr
dindi ve dalgalı deniz çarşaf gibi pürüzsüz bir hal aldı. Yaslandığım ağaçsa
birden tüm konforunu yitirdi ve kaya gibi sertleşti. Şu ana kadar aklımda hep
bir belki vardı ama an itibariyle
delirdiğime emin olmuştum. Alkol ya da benzeri bir şey vücudumda soruna neden
oluyordu ve ben şizofrenik hareketler sergilemeye başlamıştım. Hızlı adımlarla
arabaya doğru yürüdüm. Arabaya bindikten sonra kapıyı sertçe kapattım ve
homurdanmaya başladım. En azından artık lanetlenmiş bir ucube olmadığımı
biliyordum. Sadece deliriyordum, hepsi bu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder