24 Ağustos 2012 Cuma

Bölüm 10


Okuyucu





                Uzun zamandır böyle boş bir gün yakalamamıştım barda. Telefonu elime aldım ve Stewart’ı aramaya karar verdim. Rehberde numarasını buldum; Uzaylı Steve. Arama tuşuna bastıktan sonra telefonu kulağıma götürdüm ve kesinlikle Steve’e ait olmayan bir erkek sesi duydum. “Okuyucu’m! Ben Su Savuran’ın. Duy. Ben Su Savuran’ın. Sana ihtiyaç var!”. Telefonu yere attım, sağlam bir küfür patlattım. Bu sırada telefondan Steve’in bağıran sesi bir cızırtı gibi duyuluyordu. İstemeyerek telefonu elime aldım ve bara gelmesini söyledim. Kesinlikle alkolü bırakıyordum. Benden başka kaç kişi sabah içtiği bir şişe birayla sarhoş olup insan sesleri duyuyordu merak ediyordum. Telefonu sinirli bir şekilde masaya bırakıp(daha doğrusu hafifçe fırlatıp) Steve’i beklemeye başladım. Doğum lekemde bir ısı hissetmiştim. Ne zaman bu sesleri duysam doğum lekemin yandığını hissediyordum. Kafam bir şeyi almadığında içmek çok iyi geliyordu ama kafamın almadığı şeyin nedeni içki içmek olunca, tamamen çaresiz kalmıştım. Belki bir doktora görünmeliydim. Deliriyor olmak, alkol bağımlısı olmaktan daha iyi bir seçenek gibi gelmişti. Gelen birkaç müşteriyle ilgilendim. Barı biraz temizledim. Sevgili uzaktan akrabalarımızın birinden hediye gelen portable playstation’ımda birkaç oyun oynadım ve şükürler olsun ki son ve kaybetmek üzere olduğum oyunda Steve bara girdi.
                -Selam korkak tavuk!
                -Selam, ucube. Biliyorsun, çalıştığım bara gelmen için her seferinde seni aramak zorunda değilim pislik. Arada kıçını kaldırıp beni görmeye gelebilirsin.
                -Dostum, yüzünü görmek benim için son derece zor bir deneyim zaten. Lütfen bunu alışkanlık haline getirme!
                Aptal şakalarımızdan sonra omzuna bir yumruk attım ve gülüştük. Ardından barın sallanan kapısının üstünden atlayıp yanıma geldi ve benimle birlikte bardak silmeye başladı. (Kural 1: İşyerine arkadaşınızı davet ettiyseniz, bardaklar temiz olsa da onları birlikte silmek zorundasınız. Bu patrona “gerçekten çalışıyoruz” imajı verir.) En yakın dostuma son birkaç gündür çok daha fazla duymaya başladığım sesleri anlatmak için önce soğuk bir bardak su içtim ve lafa girdim.
                -Steve, ödlek olmadığımı biliyorsun. Ama iki gündür gerçekten hoşlanmadığım olaylar dönüyor. Kendimi kandırmaya çalışsam da, bunun sabahları içtiğim biradan kaynaklanmadığını biliyorum. Sesler duyuyorum Steve. Biri bana sesleniyor. Bana bir şeyler söylemeye çalışıyor gibi.
                -Ne saçmaladığına dair hiçbir fikrim yok. Ve bence alkolü bırak.
                -Kes sesini.
                -Pekâlâ. Anlat bakalım. Neler duyuyorsun?
                -Biri daha doğrusu bu sabah iki oldu, iki kişi bana sürekli sesleniyor. Yardım istiyorlar, onları bulmamı istiyorlar.
                -Tam olarak ne diyor?
                -Bu sabah duyduklarımı çok net hatırlıyorum. “Okuyucu’m. Ben senin Su Savuran’ın. Duy. Ben Su Savuran’ın. Sana ihtiyaç var.”
                Steve elinde salladığı arabanın anahtarını bir anda bıraktı. Gözlerime dik dik baktı. Uzun zamandır olmadığı kadar ciddi bir şekilde: “Duyduklarının bu olduğuna emin misin? Başka bir dilde söylenmiş olabilir mi? Okuyucu dediğine emin misin?” Şaşkın bir ifadeyle evetledim. Başını iki yana sallayıp mırıldandı. “Tanrı’m, umarım geç değildir. Umarım geç kalmamışımdır.” Neler döndüğünü anlamak için omuzlarından tutup silkeledim ve bana her şeyi anlatmasını istedim. Yüzüme bakarak “Zilhops kartlesko eturusa?” dedi. “Nece konuşuyorsun ucube, kendine gel.” Diye bağırdım. “Bilmiyorsun.” Dedi. Hızla dışarı çıktı.
                Ne olduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu. Ama Steve bir şeyler biliyordu. Kesinlikle bir şeyler biliyordu. Çocukluğundan beri bana efsanelerden bahsederdi, diğer gezegenlerden gelip, dünyaya bir şeyler bırakan adamlar hakkında konuşur dururdu. Bu yüzden ona Ucube Steve derdim. Ama ilk kez, hayatımda ilk kez Ucube’ye inanıyordum. Telefonu elime alıp Ucube’yi aradım ama telefonu kapalıydı. Ardından nöbet değişimine kadar barda günlük işlerle ilgilendim. Dışarı çıkar çıkmaz arabaya bindim ve Maggy’ye gidip Niko’ya ulaşmasını, abisiyle önemli bir işim olduğunu söyledim. Steve canı istediğinde gerçekten ortadan kaybolabilen bir ucubeydi ve bunu ilkokuldan beri yapardı. Her zaman değişik yerlere giderdi ve o istemedikçe siz onu asla bulamazdınız. Bu yüzden evde olmadığını az çok tahmin edebiliyordum. Onu bulabilecek tek kişi kardeşi Niko’ydu ve ben hiçbir zaman Niko’nun numarasını kaydedecek kadar zeki olamamıştım. Maggy’ye haber verdikten sonra arabaya binip körfeze doğru ilerledim. Körfezi severdim. Özellikle bahar akşamları kusursuz olurdu. Kumsalda yakılan küçük bir ateş, okyanusun sesi, hafif Rüzgâr ve sırtımı yaslayabileceğim bir ağaç şu an istediğim tek şeydi. Belki bugünün sınırsız saçmalıklarından kaçmak için bedenimin bir uyarı anonsuydu bu ama içimdeki ses körfeze gitmem için neredeyse bağırıyordu. Uzun zamandır yapmadığım bir şey yaptım ve Louis Armstrong CD’sini teybe yerleştirdim. Üstat “What a wonderful World…” derken ben, parmaklarımı direksiyonun üzerinde keyifle dolaştırdım. Ev arkadaşlarıma bir hediye vermek amacıyla yarı yolda benzinliğe girip depoyu doldurdum. Ücretsiz verilen araba kokularından birini aldım ve dikiz aynasına taktım. Lavanta kokusundan pek hoşlanmazdım ama arabanın leş gibi kokmasından iyiydi. Issız yolda sakince ve olabildiğince keyif alarak araba sürdüm ve körfeze ulaştım. Ufak çaplı kamp ateşimi, alevlerin yakalayamayacağı yükseklikte bir ağacın yakınında yaktım. Okyanusun sesini dinledim ve temiz havayı içime çektim. Bazen bunlar beni babamın dolabından aşırdığım litrelik şaraplardan daha çok sarhoş ediyordu. Başımı ağaca yasladım ve keyifle bir şarkı mırıldandım.
                “In my place, in my place, were lines that i couldn’t change.
                I was lost oh yeah...
I was lost, i was lost,
Crossed lines, i shouldn’t have crossed… ”
                Coldplay gerçekten bir şeyleri iyi yapabilen bir gruptu ve ben onları dinlemeyi severdim. Şarkının geri kalanını ıslıkla sürdürdüm. Zaman tam şu an durmalıydı. Aynı şarkıyı sonsuza dek mırıldanabilir, sesimin yetmediği şarkı geçişlerini ıslıkla doldurabilirdim.
                “Okuyucu’m. Adın ne ve neredesin bilmiyorum. Bizim dilimizi biliyor musun bilmiyorum. Tek bildiğim sana gerçekten ihtiyacımız olduğu. Bizi duy Okuyucu’m. Koruyucu ve kurtarıcı olan sensin.” Müthiş. Akşamım yine uğultularla bölünmüştü. Ama hayır, bu kez beni sinir etmesine izin vermeyecektim. Oyunu kurallarına göre oynayacak, geçmemem gereken çizgileri geçecektim. Gözlerimi kapattım ve birinin beni duyduğunu düşünerek içimden konuşmaya başladım. “Kim olduğunu bilmiyorum. İçimde nasıl konuşabildiğini de bilmiyorum. Ama artık senden bıktım. Sus!” Bir süre derin bir sessizlik oldu. Tadını çıkartmaya karar verdim. Ama on dakikalık sessizlik sıkıcı geldi ve sesi düşünmeye başladım. Sesi düşündüğüm andan itibaren konuşmalar geri geldi. “… zorlukta bir şey değil, bizi kesinlikle duydu!” Konuşmaları yarıda yakaladım. Eğlenceli olacaktı. Olmak zorundaydı. Deliriyorsam bile, delirmek şu an için keyifli görünüyordu.
                “Kimsin?”
                “Bizler senin element yönlendiricileriniz. Ben Lex. Yakınlarında bir ateş var ve bu beni duymanı sağlıyor. Toprağa dokun Okuyucu’m. Toprağı hisset ve Kite bize katılsın.”
                “Etrafımda toprak yok.”
                “Öyleyse canlı bir bitki olmalı. Bul onu ve dokun. Duyacaksın.”
                Yavaşça arkamdaki ağaca elimi uzattım. Ağaç neredeyse elimi tutuyor gibiydi. Şu insanlarla tokalaşırken hissedilen enerjiyi ağaçtan da almıştım. Sıkıca tuttum ve gözlerimi kapattım.
                “Dokunuyorum.”
                “Okuyucu’m. Ben Kite. Toprak Çağıran’ın. Duyduğun için senin ve benim Tanrı’ma şükürler olsun.”
                “Neden sürekli kafamın içindesiniz?”
                “Çünkü bize ihtiyacın var. Bizim de sana. Sen bizimsin ve biz seniniz. “
                “Benim tanımadığım erkeklerin sesine ihtiyacım yok!”(Bunu kesinlikle gey gibi görünmemek için söylemiştim. Homofobik değildim ama içseslerimin erkeklerle dolması hoşuma gitmiyordu işte.)
                “Biz senin aileniz. Dostların ve aileniz. Bizi bulmak zorundasın. 19 yaşına girmeden bizi bulmalısın.”
                “Kafamın içindeki bir sesi nasıl bulabilirim?”
                “Sembolünü izle, Okuyucu’m. Zeytindalı ve kılıçlar içindeki bir şamdan. Dört ana element ve bir Okuyucu simgesi.”
                “Neden tam olarak yerinizi söylemiyorsun?”
                “Dillerimiz mühürlendi Okuyucu. Ama sen bize söyleyebilirsin. Eğer bizi bulamayacaksan bize evini tarif et ve gelip seni alalım.”
                “Kafamın içindeki seslere ev adresimi mi vereyim? Ahmakça.”
                Bu sırada sert bir Rüzgâr esti. Havayı ciğerlerime doldurdum. Temiz hava ciğerlerimi neredeyse yaktı. Ardından ağlamaklı bir kız muhtemelen ağzından köpükler saçarak konuşmaya başladı.
                “Bana bak lanet olası Okuyucu. Ben Bubu. Onlar benden sakladıklarını sanıyorlar ama ben ölüyorum. Öldüğümü hissediyorum. Ve bunun tek nedeni senin o tembel kıçını kaldırıp beni bulmaman. Benden ayrı kaldığın her saniye ölmeme neden oluyorsun. Arkadaşlarım bu yüzden bir ayin yapıp dualar ettiler ve sana ulaşan bir geçit buldular. Şimdi söyleneni yap ve bize adresini ver. Çünkü sen katil olmak için fazla aptalsın, ben de ölmek için henüz fazla genç ve fazla çirkinim!”
                “Sen de kimsin? Git gide çoğalıyorsunuz. Tanrı’m sanırım gerçekten aklımı kaçırıyorum. Bu saçmalığa daha fazla ortak olmayacağım.”
                Sinirle arkamdaki ağaca yumruk attım. Bir anda önümdeki ateş söndü, kuvvetli Rüzgâr dindi ve dalgalı deniz çarşaf gibi pürüzsüz bir hal aldı. Yaslandığım ağaçsa birden tüm konforunu yitirdi ve kaya gibi sertleşti. Şu ana kadar aklımda hep bir belki vardı ama an itibariyle delirdiğime emin olmuştum. Alkol ya da benzeri bir şey vücudumda soruna neden oluyordu ve ben şizofrenik hareketler sergilemeye başlamıştım. Hızlı adımlarla arabaya doğru yürüdüm. Arabaya bindikten sonra kapıyı sertçe kapattım ve homurdanmaya başladım. En azından artık lanetlenmiş bir ucube olmadığımı biliyordum. Sadece deliriyordum, hepsi bu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder